Bizim kendimizle övünürken yurtdışındaki gelişmeleri ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde neler olduğunu yeterince takip edemediğimizi düşünüyorum. Ya da şöyle söyleyeyim; bize ağabey diyecek ülkelerin yanında topuklu giymiş kadın gibi durduğumuz için onların yaptıklarını izleyip "şöyle yap böyle yap" demeyi tercih ediyoruz.
Uzakta kalan gençliğimden hatırladığım ise, bizden daha güçlü olanlarla rekabet ederken ve onlarla dost olarak zaman geçirip birşeyleri konuşurken karşılıklı gelişmenin hız kazandığıydı. Örneğin kendinizden 20 santim uzun birinden ribaund almak zorunda olmak sizi iki yönden geliştiriyor. Bunlardan biri, daha iyi koşmayı ve daha iyi zıplamayı kapsayan fiziksel taraf; diğeri ise, topun nereye gideceğini öngörerek doğru pozisyonu almayı içeren kimyasal ya da stratejik taraf.
Bugünkü eblehliğimizin sebebi, "topu bana at, yoksa maraza çıkarırım" ile sınırlı bir oyun teorimizin olması. Her yerde bulunuyoruz ama bu güçlü markalar yaratamamamız gerçeğini gizlemeye yetmiyor. Kasıtlı ya kasıtsız tavrımızla bu duruma düşmemizin iki nedeni var.
Birincisi, fiyat ve bedeli iyi öngöremememiz. Bir yönetici dostum, "Ücretsiz verilen hiçbirşey aslında bedava değildir" demişti. Fiyatınızı yüksek tutarsanız, o fiyatı ödeyenin ihtiyaç duyduğu performansı gösteremeyerek ya kendiniz başarısız olursunuz ya da sizin ücretinizi ödeyenin bu durumu görmemesi durumunda herşeyi mahvedersiniz. Fiyatınızı düşük tuttuğunuzda, kapasitenizi geliştirmek için gereken birikimi ya da sermayeyi oluşturamayarak veya zaman içinde yitirerek birinci duruma sürüklenmeye mahkum olursunuz.
Her iki durumda da ulaşacağınız kaçınılmaz sonuç, yalan söylemeye başlamaktır. Bunun tipik göstergesi, değişim ile yürümeye başlanan yolda istikrar ile tutunmaya çalışmaktır. Artık değişime değil, statüko içinde masanın başındaki koltuğa oturmaya odaklanmışsınızdır. Bu tür güçlü babaların pısırık evlatları sahneye çıkana kadar gözleri boyamak mümkündür.
Bizde bu pısırık çocuklar, gerçekleşmeyen ya da daha beteri güdük gerçekleşen projeler olarak ortaya çıkmaya başladı. Elimde uzun bir liste var ama markalı otomobil ya da daha öncesinde ortaya konulan düz ekran paneli üretimi projelerinin adını gerçekleştirmekle yetineceğim.
Gelmek istediğim nokta, diğer gelişmekte olan ülkelerden biri olan Çin'in saygın yayınlarından China Daily'nin haftalık Avrupa sayısının kapak konusu. "Setting the Price" ya da fiyatı belirlemek başlığını taşıyan konu, çokuluslu şirketlerin Çin'in değişen ekonomik ortamında fiyatlama stratejilerini nasıl değiştirmek zorunda kaldıklarını ele alıyor. Türkiye 2023 hedeflerine gerçekten ve sürdürülebilir bir sistemde (hormonsuz) ulaşmak istiyorsa, global bir oyuncu olmak zorunda ve bunu bugünkü kendi kuralları ile yapamayacağı kesin. Ama daha önemlisi, yabancı malların bir dönem yasak olması ve ardından statü sembolü oldukları için yurtdışına göre daha yüksek fiyatla satılmasının belirleyici olduğu Çin pazarı, Türkiye'nin yakın geçmişi ile kritik bir paralellik gösteriyor. Başkalarının deneyimlerinden öğrenmek en acısız yol olduğu için bunu takip etmek önemli.
Diğer önemli nokta, Türkiye'nin bugünkü sorunları nedeniyle küçümserken en önemli ihracat pazarı olduğunu unuttuğu Avrupa'da sorunların sürmesinden kaynaklanan yaralarını sarabilmek için bu birikimleri edinmek zorunda. 2023 balonu olarak değil, kanayanın yaranın pansumanı yani. Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz.
http://usa.chinadaily.com.cn/weekly/2012-09/28/content_15789279.htm
Karşılaştığımız olaylar karşısında verdiğimiz kararlar ve sergilerdiğimiz tavırlar hayatımızı önemli kılar. Bu önemi fark edenlerin kendi hayatlarının kaydını tutması kadar doğal bir şey olamaz.
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Kasım 2012 Cumartesi
Neden marka yaratamıyoruz: fiyatlama ve ödenen bedel
19 Ekim 2012 Cuma
Apple, Bilkom güvencesiyle…
Son günlerde sokaklarda gördüğüm Bilkom ilanları, ilk anda “ne oluyor” diye düşünmeme neden oldu. Bilkom ile ilgili olarak farklı olan/olmayan duygular karmaşası içinde buldum kendimi. Muhtemelen bir şeyden irite olup olağan dışı bir atağa kalkmışlardı. Farklı olan buydu. Farklı olmayan ise, Apple markasının dünyadaki çarpıcı imajının aksine bir kez daha cazibe odağı olmamayı becererek yapabilmesiydi.
Aralıklı olarak yerleştirdikleri ilanları tek bir yere örneğin Taksim’e toplasalar bile muhtemelen daha fazla dikkat çekerlerdi. Ama böyle olmadı. Birçok şeyin arasında boğulan bir kampanyayı tercih etmeleri en azından genel müdür değişikliğinin ardından istikrarın sürdüğünü gösteriyor.
Apple ve Bilkom'u kapsayan resimde yeni olan ise Index. Erol Bilecik’in yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü Index, -Allahtan halka açık da KAP’a her yaptığını açıklıyor- Apple ile dağıtım alanında görüşmelerde bulunduğunu geçenlerde açıkladı. Sanırım bu sonuçlandı ki, Bilkom ilanlarla kendisini göstermeye çalışıyor. Maalesef, bu sadece ortadaki tablonun daha fazla gözler önüne serilmesini sağlıyor.
Yıllar boyunca Apple'ın Türkiye’deki dağıtımı için Ülker’i seçtiği haberleri aynı etkiyi yaratmadığına göre şu anda ortada ciddi bir durum var. Biraz analiz yapalım.
Index, dağıtımda IBM ile çalışırken HP’yi de portföyüne katmasının ardından sürekli geliştirdiği çoklu marka stratejisi ile düşük kar marjlı/yüksek hacimli dağıtım işini elektronikte Türkiye’de en iyi yapan marka haline geldi. Grup son dönemde, birim maliyetleri kısma işinde ulaştığı muazzam noktanın ardından kar oranı biraz daha yüksek işlerin peşine düştü. Bir yanda Homend gibi bir elektrikli ev aletleri markasını uzun vadeli bir yatırım olarak başlatırken Alkım gibi katma değerli servis, bakım ve onarım sunan bir şirketi de bünyesine kattı. Grubun bünyesindeki Artım ise HP, Sun Oracle, Dell, Fujitsu, Lenovo markaları için servis yedek parça çözümleri sağlarken özellikle Oracle markasına yönelik çözümleri ile dikkat çekiyor. Index, ölçek kazanan işleri için uygun çözümleri geliştirerek sağlıklı büyümeyi bilen bir yapı olmasıyla dikkat çekiyor.
Diğer yanda Bilkom, Apple operasyonunu yıllardır sürdürmesine karşın Apple’dan çok Koç Grubu’nun ağır başlılığını yansıtan bir marka olarak var oldu ve bu sürüyor. Devrimsel iPod çıkışında Bilkom’un ne yaptığını veya daha güncel olarak iPad’in yeni trendlerini izleme konusunda ne yapıldığını hatırlayan var mı? Teknik servisteki gücü tartışılmaz olan Bilkom organizasyonunun yapısal adımlar atmak dışında ne tür bir faaliyeti olduğunu biri bana anlatsın? Alelacele gerçekleştirilen reklam kampanyası her şeyden çok geçmişte nelerin yapılmadığını ortaya koydu. Bunun doğal sonucu dünyadaki Apple markasının Türkiye’de düşük profilli kalması. Bunları, Apple tarzını MacWorld’ün dokuz ay kadar yayın yönetmenliğini yaparken öğrenmiş biri olarak söylüyorum.
Geçen haftalarda Londra’da Oxford Caddesi’ndeki iki katlı Apple Store’a iki kişi girdik, birbirimizi kaybettik; telefonla arayıp bulduk. 10’lu Ekim günlerinde Barcelona’daki –yeri değişmiş ve çok daha ihtişamlı hale gelmiş gibi geldi ama emin değilim- Apple Store’da test ürünü bulamadık, hepsini birileri kurcalıyordu. Her iki yerde de iPhone 5 yok satıyordu.
Daha önce San Jose’de Fashion Valley’deki Apple Store’a gittiğimizde yeni bir şey olmuştu ve çalışanlar eğitime alınmıştı. İçerisi hınca hınç doluyken tek bir müşteri kaçmadı ve herkes çalışanların çıkmasını bekledi. Ellerindeki iPhone’larla tahsilatı hızla gerçekleştiren ve faturanızı e-posta adresinize gönderen çalışanlar, kısa sürede onlarca müşterinin ihtiyacını karşılarken dükkanın boşalması gibi bir durum yaşanmadı. Sürekli bir trafik vardı.
Türkiye’deki mağazalar daha çok Fashion Valley’de Apple Store’a 100 metreden fazla uzakta olmayan Microsoft mağazasını çağrıştırıyor. Microsoft mağazasında ürünler ya da hizmette bir sorun yoktu; hatta çalışanlar bir şey sorsalar da yanıt versek diye aportta bekliyorlardı ama içeride herhangi bir dinamizm yoktu. İki yaşlı çift ile bir genç sanat müzesi gezer gibi içeride dolanıyordu. Bu mağaza olayı, Apple’ın sadece kreatif tasarımcıları değil günümüzde zirvesine ulaşan bir trendle son kullanıcıları hedeflediği dönemin en önemli bacaklarından biri. Bakınız New York’taki 5.Cadde.
Bir diğer nokta uygulama ve yazılım tarafı: 2011 yılbaşında ABD’de satışın zirvesine oturan uygulama iPad için Office paketiydi. Apple bu tür verimlilik araçlarını, eğitim ve iş alanlarını önemli bir hedef olarak görüyor. Bunlardan özellikle ikinci taraf yani eğitim Türkiye’de son derece sıkıntılı. Geçen yıllarda Gaziantep Zirve Üniversitesi’nin öğrencilerine ücretsiz olarak dizüstü Mac vermesinin, buna Apple merkezinden üst düzey katılım olmasının ve bir gazeteci ordusunun olay yerine götürülmesinin en önemli nedenlerinden biri, eğitim sektöründeki bu sorundu.
Yıllar önce Bilkom’un eski genel müdürlerinden Vural Yılmaz ile konuşurken kendisinin üniversitelerle düzenli toplantılar yaparak bu alana hitap ettiğini biliyorum. Bugünkü durumun ne olduğunu net olarak bilmiyorum ama öğrencilerin derslerini mobil sınıflarda görmesinin onlarca örneğinin oluşmadığını düşünüyorum.
(Milliyet’in arşivinde 1986 tarihli bir haberde Yılmaz’ın çocukların geleceği ile bilgisayarı bağlamasının metni var. Google’da çıkıyor. Bilkom'un Genel Müdürü Vural Yılmaz,daha 1986’da "Büyüklerin bugünü, çocukların geleceği olmalı.Onlara bilgisayarlı bir gelecek vermeliyiz" diyor. Üye olmadığım için daha fazlasına erişemedim.)
Sonuçta, Bilkom büyük bir grubun içinde kaynayıp gitti; asla büyük bir iş olmadı. 2 milyar dolar ciroya ulaşmak isteyen ve halka açık bölümleri nedeniyle bu konuda hissedarlarına karşı sorumlu olan Index için bu ana işlerden ve biraz daha karlı bir iş olarak karlılığını artırma hedefinin önemli bir unsuru olmaya aday. 250 milyon dolarlık bir kısmın buradan gelmesi bekleniyor diye duydum ama emin değilim.
Ne olursa olsun, karşılıklı olarak birbirine gerek duyan Türkiye’deki Apple ve Index’in iyi bir iş modeli ortaya çıkaracağına inanıyorum.
Not: Bu konuda 11 Ekim tarihli Milliyet gazetesinde çıkan bir haber var. “İndeks Bilgisayar Apple’la uçacak” diye. Sanırım ilk. KAP’tan aldıkları için sicildeki adıyla Türkçe yazmışlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
