Etiketler

28 Eylül 2013 Cumartesi

Murathan Mungan ile İstanbul’un çiçekleri ve balıkları

Murathan Mungan’ın Kadından Kentler’ini okuyorum ve bu sabah çok sık yapmadığım bir şey yaptım. Ezberlemeye oturdum, İstanbul’un çiçeklerinin hangi sırada açtığını. Çok kolay olmadı. İTÜ’de tiyatro yaptığımız dönem dışında ezberde çok iyi değilimdir; onu da bağlantı kurarak ve yaşayarak becermiştim. Çiçekler konusunda da aynı yöntemi takip etmeye karar verdim ama bu benim için sadece ayrı bir idrak noktası oldu. Ben bu çiçekleri bilmiyordum ki, çıkış tarihlerini ezberleyeydim.

O zaman Mehmet Yılmaz’a gıpta ettim. Hürriyet’in köşe yazarının baharla beraber başlayan değinmeleri bende olmayan bir şeydi. Ömrümüz olursa gelecek sene o yazılar başladığında elime fotoğraf makinesini alıp –cep telefonu da olabilir- bu çiçekleri tariflerinden bulup fotoğraflayacağım. O zaman unutmam.

Ama Murathan Mungan’ın yaşayan ile ilgili algısını nasıl çalarım bilmiyorum. Biz, İstanbul’u elimizden çalıp öldürmelerine kadar bu şehri tanımayı başaramamış bir kuşağız. Şehir son anlarını yaşarken bunun farkına varmak daha acı verici çünkü geçmişte yapmadıklarınızı yapamayacağınızı anlıyorsunuz. Bu, ölümsüzlük hissinin yitirilmesi gibi bir şey. Belki de mitolojide anlatılan, tenrı özelliğini yitirme bundan ibarettir.

Murathan etkisi bunun tam ters yönünde. Yaşayana dikkat çekilmesi, ayrı bir güven vermekle kalmıyor, ölümsüzlüğü de yeniden kazandırıyor; insana olmasa da değerlere. Sezen Aksu’nun, konserinde bir Müslüm Gürses şarkısı söyledikten sonra Murathan Mungan’ın Müslüm Baba’yı yaşarken keşfetmiş olmasına vurgu yapması, bu etkinin bir başka boyutunu ortaya koyuyor. Evdeki Orhan Veli şiirleri kasedini söyleyen Müşfik Kenter ne kadar ölü acaba?

Dün Tuncel Kurtiz’in ölüm haberi geldikten sonraki iki saatte yaşadıklarım resmin iki tarafındaki karakterler arasında düşündüğümden uzun mesafe olduğunu gösterdi. Çevremdeki bir yönetici, “kimdi o” diye sordu; şoförü “Ramiz Dayı” dedi, çalışanı “Ezel’de oynuyordu” dedi. Arabada birkaç “şey değil miydi” lafı dolandı. Anlamadı; reklam sektörü ile ilgili olduğu için “Ziraat Türkiye Kupası’nın sesi” dedim; “ha” diye yanıtladı. “Yaşlı mıydı” dedi, “Yılmaz Güney’in arkadaşıymış. Hesapla artık” dedim.
İş yerinde döndüğümde yemek servisi yapan arkadaş “Tuncel Kurtiz ölmüş abi” dedi. “Sen nereden tanıyorsun Tuncel Kurtiz’i?” dedim; “Ezel de oynuyordu. İyi adamdı. Allah rahmet eylesin” dedi. “Allah rahmet eylesin” dedim. Ben Tuncel Kurtiz’i ilk olarak Ferhan Şensoy’un “Çok Tuhaf Soruşturma”sında izlemiş ve farkı fark etmiştim. Yaşarken daha fazla tanışmadım ama kendisini çok övdüm. Belki Murathan Mungan’da daha fazlası vardır. Şimdilik ben İstanbul’un çiçeklerinin açma sırasından fazla bir bilgiye haiz değilim. O da şöyle: “Mimoza, erguvan, mor salkım, leylak, hanımeli, gül, ortanca, ıhlamur”. (Kitaptan kontrol ettim, doğru yazmışım.) Balıkları da öğrenince yazarım.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Yağdan nane şekerine Dünya Barış Günü

Şükrü Kızılot'un geçen hafta Hürriyet'te yer alan "Nane şekeri aldım, her tarafım elektronik oldu" başlıklı yazısı güler misin ağlar mısın türünden. Aynı zamanda Türkiye'de kamunun neden bilişim projelerine liderlik etmemesi ya da kendisini dev aynasında görmemesi gerektiği ile ilgili iyi bir örnek.
Hürriyet'in aynı sayfasındaki diğer iki haberden biri çocukların cep telefonları üzerinden kontrol edilmesi; manşet ise Türkiye'nin sosyal ağlardaki kişilere ait bilgiyi talep etmesi ile ilgili. Tam bir Vajinismus halinde olan kontrol manyaklığı vakası ile karşı karşıyayız.
Bilişim dünyasını yeterince yüzüne gözüne bulaştırmayı başaran yönetici erkin diğer yandan da Türkiye'ye bilişim yatırımı çekmeye çalışması ya da Türkiye'nin kendisinin bilgi ekonomisine geçmesini savunması şu anda bu komediyi sağlıyor. Ancak işler aslında o kadar komik değil.
Bu yeteneksizlik kötü niyet ile birleştiğinde ya da sadece kötü niyet kendi çıkarları için bu mekanizmalardan faydalanmaya başladığında ortaya çıkacak hasarı engelleyecek bir güç bu ülkede bulunmuyor. Nane şekerine bugün gülebiliriz ama ülkeyi tek renge boyamak isteyenlerin kepenk yağlayan düşük gelir grubundan gayrimüslimleri zeytinyağı tüccarı sayarak büyük borçlar çıkardığı Varlık Vergisi döneminin üzerinden geçen süre 100 yılı bulmadı.
Dünya Barış Günü'nü kutlarken enayi mekanizmaları ortadan kaldırmanın ne kadar önemli olduğunu idrak etmemizde yarar var. Yoksa sandık demokrasisi ile Pandora'nın kutusu arasında gidip gelirken kendimize gülecek halimiz kalmayacak.   

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Değerini bilmek

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, yıl sonu için kur tahmini yaparak finans köşe yazarlarının her sene yaptığı ve genellikle bir sonraki yılın başında da neden tahminlerinin tutmadığını anlattığı ya da bu konuya hiç değinmeyip bir sonraki yılın tahminini yaparak yola devam ettiği sisteme dahil oldu. Bu kendi bileceği bir şeydir. Ancak açıklamalarına bakılırsa bir şeyin değerini bilmesi gerekiyor.
Türkiye Avrupa Birliği'ne girmiş olsaydı, bu kadar rahat gazel atmak mümkün olmayacaktı. Bu çok değerli bir avantajdır ve örneğin krizden kırılan Yunanistan'daki mevkidaşının elinde bu tür bir rahatlık sağlayıcı silah yoktur. Bazı şeylerin değerini bilmek gerekir.
Doların değeri konusunda da aklımda paralel sorular vardı. Başbakanın 2'yi geçmesin demesinin dışında 1,92 ve altı hedefinin doğru değerleme olduğunu söyleyen ne var? Büyük şirketlerin açık pozisyonlarınn riskini daha önce yazmıştım ve zaten ikinci çeyrek bilançolarında realize oldu. Şimdi faizdeki yükselişin etkisini görmeyi bekliyoruz.
Benim beklediğim başka bir şey daha var. Biz ülkemizde yaşayan insanların daha mutlu olması için bu değerleri nerede tutmalıyız sorusunun tartışılması. Çok fazla ses çıkarmamıza rağmen bu konulardan çok haberdar değiliz. Çıkarımızın nerede olduğunu bilmeden sallanıp duruyoruz. Çıkar derken bir siyasi ya da ticari gruba yaslanıp nemalanmanın dışında gelişime bağlı olarak refah seviyesinin artmasını kastediyorum. Bir değişimi...
Türkiye'de iktidar ve muhalefeti ile bütün yönetici elitin bunun değerini bilmesi gerekiyor. Çünkü onların sürümden kazanmaya dayanan politikası Türkiye'de her şeyin ucuzlamasını getiriyor. Bunun sonun başlangıcı olduğunu hissediyordum ama Ege Cansen'in bugünkü (28 Ağustos 2013) yazısı "Fiyatlandırma" konuyu sistematik olarak algılamayı sağlıyor. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24601050.asp
Ege Bey bir süredir kafayı taktığım değer yaratma ve değerleme konusuna sağlam bir bakış açısı sunuyor. "Son Söz"ünü buraya aktarıyorum -süper- "Liste fiyatı bir şakadır" Galiba bizim için giderek eşşek şakasına dönüşüyor.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Öylesine bir öykü: Sepsis

Çok fazla dua eden biri değildi ve “Allahım, onunn nasıl öldüğünü bana malum eyle” diye dua ettiğinde kendi kendisine şaşırmadan edemedi. Bu dili o mu kullanmıştı. Ara sıra Krom’a dua etmenin dışında yaptığı bir şey değildi bu ve Conan’ın tanrısına edilen dua sadece “Bana yardım et yoksa benim tanrım değilsin” şeklindeydi; malum eylemek garipti, nerden gelmişti bilmiyordu. Tıpkı bu garip yolculuğun “sepsis”i keşfetmesi ile başlayacağını bilmediği gibi.

Vikipedi’de kısa bir araştırma açık adı septisemi olan bu kan zehirlenmesinin kana bakteri ya da toksin karışması tanımını veriyordu. İnanılmaz çok biçimde ortaya çıkabiliyordu sepsis: Deri üstündeki bir yarada mikrop kapma sonucu enfeksiyon oluşması, bir apsenin patlayarak iltihabın kana karışması, boğaz enfeksiyonu (sözgelimi difteri), bağırsak iltihabı (tifo gibi), akciğer enfeksiyonu (zatürree gibi), idrar yolları enfeksiyonu sonucu. Seç, beğen, al…

Hayat hikayesi ise haber bültenindeki basit bir uzman görüşü kadar: “Septisemi yerel değildir, kontrol altına alınmazsa bütün bedene yayılır. Septisemiye neden olan bakteri bedene çeşitli yollarla girebilir: sözgelimi diş çekiminden sonra, açık bir yara ya da iç organlardaki bir enfeksiyon yoluyla. Normal olarak akyuvarlar bakteriye karşı koyarlar ama bakteriler akyuvarların direnme gücünü aşacak kadar çoğalırlarsa septisemiyle bedene yayılırlar. Bu ya başka bir hastalık nedeniyle zayıf düşmüş bir bedende ya da sağlıklı bir kişide güçlü bir organizma tarafından yaratılabilir. Septisemi belirtileri ateş, şok, ayakta duramayacak kadar halsizlikle birlikte kan basıncının ansızın düşmesidir. Hasta kendini çok kötü hisseder, komaya girer ve ölebilir.”

Komik… Zaman zaman aklıma geldikçe kendi kendime gülüyorum. Böyle ölen birinin hayat hikayesi ne kadar anlamsızlaşıyordur kim bilir. Ya da doktorun hastanede “kan değerleri çok kötü” derken ne kastettiğini anlamak için bu kadarını bilmek yeterlidir. Her şey anlam kazanır ama biz genellikle “nasıl oldu” ya da “konuşuyor mu” gibi soruların peşinde koşarken bunları gözden kaçırırız. Bizim için önemli olan iletişim kurmaktır. Olaylara hakim olmak isteriz. Bu, anlamaya çalışmaya göre çok daha rahat bir yöntemdir. Bunu anlamak acı verir ve ağlamak çoğunlukla bu acıyı almaz. Kendi kendime ağlamaya çalışırken yakalanıyorum. “Ben seninle iletişim kurmaya çalışıyorum; sen bana hiçbir şey anlatmıyorsun.”

Bir avukat arkadaşıma misafirliğe gidiyoruz; insanların birbirlerinden boşandıklarında ne elde edeceklerini öğrenmek için avukatlarla saatlerce konuştuklarını öğrenip şaşırıyorum. Boşanmada 40 yaşını aşan kadınlara sağlanan ek imkanları bu kadar çok insanın bilmesine şaşırıyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Sepsis içime yayılıyor; bir yalan bir diğerini doğururken kendi kendime gülüyorum. Yakalanıyorum. “Anlat bana” diyorlar; bilmiyorum ki ne anlatayım.

Aklım yıllar öncesine gidiyor. Babam misafirlikte tavla oynuyor; biz izliyoruz. Babamın kaybetmesini istiyorum. Neden bilmiyorum. Diğer oynayan İstanbul Teknik Üniversiteli. Sevdiğim bütün abiler oralı. Babam sıkışıyor; zarla konuşmaya başlıyor. İyi zar geliyor; kazanıyor. “Gördün mü” diyor bana, hiçbir anlamı olmadan. Sepsis’ini görüyor; yapabileceği bir şey yok.

Kendi kendime gülüyorum… Anlat diyorlar. Kendi kendime ağlıyorum… Anlat diyorlar. Herşeyi öğrenmek için gösterilen bu çabanın hiçbir şeyi anlamamak demek olduğunu görmüyorlar. Anlatılmak ve anlamak birbirinden çok uzak iki şeydir aslında.

“Yetmez ama Allah belasını versin” ülkesindekiler bunu çok iyi bilirler. Bir dua ne için edilir, onu bilmezler; malum olsun diyedir dualar ve en iyisi sepsisi anlamaya kadar götürendir. Yolculuk orada bitmez; hasta “multi organ malfunction” sonucunda ölürken aslında yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Beden sağlıklı olmaya çalışırken artık kendi enfeksiyonlu organlarını düşman gibi görmeye ve onlara saldırmaya başlar. Artık “Sepsis” denebilecek nokta aşılmıştır; “Sayın Septisomi”dir o. Ancak bilmediği, hasta ile beraber kendisinin de öldüğüdür. Bunu en iyi kadınlar anlar. Bu kadar büyük bir bağlılığı olduğu kadar bu kadar büyük bir nefreti de ancak kadınlar örebilir.   

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kur ve faiz oyunundaki riskler

Düşük kur politikasının büyüsüne kapılarak açık pozisyonda kalan büyük şirketlerin bu riski gerçekleşmeye başlayan zararlar ile teorik bir tartışmanın ötesine geçmiş görünüyor. Daha önce yaptığım değerlendirmede, Fortune Türkiye 500 toplantısında 2012’nin bu ciddi riskinin döviz ve faizde ciddi hareket olmamasına bağlı olarak zarar vermeden yılı kapattığı dile getirilmişti.
Aradan geçen zamanda bu tablo değişip kur ve faiz yükselince şirketlerin bilançolarında bu risklerin zarar olarak yansıması görülmeye başlaması dikkat çekiyor. Komik durum ise, iyi birer reklam veren olan telekomünikasyon şirketlerinin bilanço açıklamalarını vermeme şansı bulunmayan medya kuruluşlarının Türk Telekom’un karını yazma biçimiyle ortaya çıktı. Gazeteler Türk Telekom’un satışlarının altı aylık dönemde yüzde 5,8 artışla bir yıl önceki 6,141 milyar liralık düzeyinden 6,501 milyar liraya yükseldiğini yazarken ikinci çeyrek karında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 55’lik düşüşün nedenine değinmemeyi tercih etmişlerdi.
Radikal’deki “Telekom’u kur çarptı” haberi bunun istisnasıydı ve sonunda altı aylık net karın neden bir önceki yıldaki 1,401 milyar liradan 807 milyon liraya gerilediğini anlayabiliyorduk. “TL'nin değer kaybı ağırlıklı olarak dolar, euro ve yenden oluşan döviz borçları olan Türk Telekom'un ikinci çeyrekte kârını %55,5 azalttı” spotu yeterince açıklayıcıydı. (http://www.radikal.com.tr/ekonomi/telekomu_kur_carpti-1142397)
Daha açıklayıcı bir ifade ise, haberin içinde yer alıyordu: “Türk Telekom tarafından yapılan açıklamaya göre, şirketin net finansman giderleri TL’nin dolar ve euro karşısındaki değer kaybı nedeniyle ikinci çeyrekte 445 milyon lira oldu. Şirketin net finansman giderleri geçen yılın aynı döneminde 21 milyon lira düzeyindeydi. Türk Telekom’un ağırlıklı dolar, euro ve Japon Yeni’nden oluşan döviz cinsi borçları, TL’deki değer kaybına hassasiyet taşıyor ve oluşan finansman giderleri net kârı aşağı çekiyor.”
Türk Telekom, Fortune 500 listesinde Türkiye’nin en karlı şirketi olarak yer alıyor ve dolayısıyla asıl olarak karlılık boyutuyla incelenmesi gerekiyor. Habere ilk bakışta, Finansal Forum’dan arkadaşım Oktay Özdabakoğlu’nun işi olduğunu anladım. Yıllar geçtiği için telefonunu kaybetmişim, buldum aradım.
“İyi yakalamışsın” dedim. “Bir şey yakalamadım. Bültende vardı; KAP’a yaptıkları açıklamada daha fazla ayrıntı da var” dedi.
“Münferit mi” ikinci sorumdu. “Yok” dedi “Doların haziranı 1,93’ten kapatmasının şirketlerin bilançosuna yansıması 17 milyar lira zarar olacak. Yazdım; internette çok rahat bulabilirsin” dedi. Buldum: (http://www.radikal.com.tr/ekonomi/kur_zarari_17_milyar_tl-1140831)
“Faizin etkisi görülmeye başladı mı” soruma yanıtı ise, “Henüz değil ama yeni ticari krediler üzerinden etkisi ekim ayında görülmeye başlar” dedi.
Konuyu daha derinlemesine incelemek için Mustafa Sönmez’in Heinrich Böll Stiftung’un dergisine yaptığı makro değerlendirmeden faydalanmakta yarar var. 1980 sonrası süreci ele alan Sönmez, 1980-2002 döneminde 35 milyar dolar dış kaynak giren Türkiye’ye 2003-2012 yılları arasında 400 milyar dolar dış kaynak girişi gerçekleştiğini ancak 1980-2012 dönemindeki dış kaynak girişinin yüzde 92’sinin gerçekleştiği AKP iktidarı döneminde bu döneme ait büyümenin sadece yüzde 48’inin gerçekleştiğini kaydediyor. Sönmez, kaynak girişine ihtiyaç duyulmayan dönemlerde bile gelen bu dış kaynağın kabul edilerek rezerve konulduğunu ve bu sayede düşük tutulan kur üzerinden ekonomi politikalarının kurgulandığını yazıyor. Benim geçen seneden gelen risk olarak gördüğüm ve Sönmez’in açıklamaları ile kafamda netleşen tablo, doların değerinin yükselmesinin sadece doların değerinin yükselmesi değil, bütün bir ekonomi kurgusunu sarsan bir gelişme olduğunu ortaya koyuyor. (http://www.tr.boell.org/web/111-1696.html) Korkarım, bu konuya yeniden değinmek zorunda kalacağım.

28 Haziran 2013 Cuma

Fortune Türkiye 500'ün düşündürdükleri

Fortune Türkiye 28 Haziran'da Türkiye'nin 500 büyük şirketini açıklarken uzun süren bir çabanın meyvelerini servis etmiş oldu. Her sene gerçekleştirilen bu özenli çalışma iyi bir veri tabanını önümüze koyuyor. Elde veri olduktan sonra doğru yorumları yapmak ve aksiyonları almak mümkün oluyor. Naksan haberinin dergide yer alması bunun iyi bir örneği ve beni mutlu eden gelişmelerden biri oldu.
Dupont'un Avrupa'da iki tane bulunan ve plastiğe kesintisiz baskı yapabilen, zamanının 1 milyon euro'luk makinelerinden birini elinde bulunduran Naksan'ın bu makine ile yapacaklarını yazmak bana nasip olmamıştı. Avrupa pazarındaki bu güçlü varlığına ABD'de Walt Disney başta olmak üzere daha güçlü bir zemin ekleme hedefi doğrultusunda attığı adım beni heyecanlandırmıştı. Aynı heyecanı paylaşamadık: Gaziantep deyince Sanko ve Konukoğlu'na kilitlenen düşünüşe kurban gitti benim haber. Neyse ki yine Nakıpoğulları'nın Zirve Üniversitesi projesini, öğrencilerine Macbook dağıtması temasıyla ve bunun için Apple bölge yöneticilerinin üniversiteyi ziyarete gelmesini ekleyerek yazabildim. Fortune Türkiye'nin ilk olarak Gaziantep'te toplantı düzenlediğinde ilk olarak Fortune Türkiye 500'e verilerini veren Naksan'ı keşfedip haber yapması listenin gücünü ve beni memnun etmek de dahil daha fazlasını gösteren iyi bir örnek.
Bir diğer önemli nokta bugün ile ilgili önemli değerlendirmelerin de gün yüzüne çıkması oldu. İktisatçı kafasından uzak bir analiz yapmak için klavyenin karşısına oturmama neden olan, Fortune Türkiye'nin editörlerinden biri olarak basın toplantısına katılma fırsatını bulmuş olmam. Şirketlerin özellikle kendilerini rakipleri ile kıyaslamasını sağlayan bu sıralama, benim için artık iş analitiği ile birlikte anılan büyük verinin iyi bir örneğini oluşturuyor. İyi analiz edilirse, çok iyi olabilir;kötü analiz fıkraya çevirir.
Bizim elektronik mühendisliğinde sıkça anlatılan fıkradır: Bir grup mühendis balonla seyahate çıkmışlar, fırtınaya yakalanınca kendilerini bilmedikleri bir yerde bulmuşlar. Aşağıda biri terasta kahve içiyor. Fırtına sonrasının tespiti için adama "neredeyiz" diye sorarlar ve "tam evimin üstündesiniz" yanıtını alırlar. Karşılıkları "Matematikçi misiniz" olur ve "nereden anladınız" diye sorar terastaki adam. "Söylediğiniz tamamen doğru ama hiçbir işe yaramıyor" der mühendisler.
İyi analiz bütün bu verilere girmeden önce Fortune Türkiye'nin iş ortağı Finar'ın salondaki reklam panosundaki "ölçülebilir riskleri alın" sloganına bakmayı gerektiriyor. Bu panonun ışığında verilere bakıldığında, bazı şeylere daha fazla dikkat ediyorsunuz: büyük şirketlerin açık pozisyonları ve döviz ile faizin oynaklaşmamasına bağlı olarak 2012'de bunun risk oluşturmaması ilgi çekici bir konu oluşturuyor. Bu denge değişirse ne olur sorusu akla geliyor.
Dergiyi alanların açıkça göreceği gibi Fortune 500 şirketlerinin net karı yüzde 26,5 artarken bunda 2011'de yüzde 80'e yakın artan finansal giderlerin 2012'de yüzde 35 kadar düşmesinin etkisi büyük. Mesele burada ne kadar daha gidilebilecek yer olduğu.
Bir diğer veri olan kar, hükümetin Turkcell ile ilgili tasarruflarının nasıl olacağı konusunda bir fikir veriyor. Tüpraş'ın ciro başarısı önemli ama Türk Telekom'un birinciliğini koruduğu net kar listesinde Turkcell ikinci sırada. Ciro olarak bunların üç katı civarında olan Tüpraş, burada ancak üçüncü sırada yer alıyor.
İnsanın içini acıtan ise, bu kadar bilgi ekonomisi bilmemneden bahseden Türkiye'nin en büyük 10 şirketinden yedi tanesinin petrol ve enerji sektörlerinden gelmesi. Bu, yumuşak becerileri (soft skills) ile global medyada tanıtım yapmaya çalışan Türkiye'nin bambaşka bir ülke olduğunu gösteriyor.
Benim ilk aşamada süzdüğüm bunlar. Finar'ın sloganına geri dönersek, "ölçülebilir riskleri alın" demek benim mühendis kafamla ya riskleri ölçün ve bunları alın önünüzde büyük fırsatlar var anlamına gelir ya da risklerinizin farkında değilsiniz, aldığınız riskleri ölçün demektir. Ben çıkardığım sonuçlarla yetinip bu konuyu sloganın sahibine bırakmayı tercih ediyorum.

26 Haziran 2013 Çarşamba

AKP'nin geldiği noktadaki mesele

Bu yazıya karar vermem, FT'de tekstil sektörü üzerinden yazılan bir Oxfam yazısının spotunu görmem ile oldu. Yoksa arkadaşlarımla tartışmak benim için yeterli olmuştu. Oxfam'ın etik ticaret başkanı Rachel Wilshaw, "Giyim endüstrisi kadınlara toplumsal statü kazandırdı, kadınlar evlerinden çıktı. Bunu şeytanileştirmemek gerekiyor" diyor.
AKP'nin Türkiye'de yaptığı tam olarak bu oldu; statükoyu değiştirerek bunu sağladılar. Belirli kesimlerin kendilerine yönelik aptalca yaklaşımlar, belirli kesimlerin de açıkça siyasi ve ekonomik şiddet görmesi nedeniyle düşman olmasa da sahiplenme noktasından uzaklaştığı eski rejimin iler tutar yanının kalmaması AKP'nin bu sistemin üzerinden silindir gibi geçmesini sağladı.
Bu yapılırken eski sistemdeki aidiyet sisteminin yerini başka bir sosyal blokun aidiyet sistemi devraldı. Bu yorumu yaptığımda AKP'ye yakın olan arkadaşlarım "Ama AKP her kesimden insanı sokağa çıkaran adımları attı; bunu herkes için yaptı" diyorlardı. Bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
Üstelik bu yapılırken fiyatların ve ücretlerin sabit kalması temelinde bir politika ile hareket edildi. Aynı iş için daha düşük ücret ya da zaman içinde eriyen ücret politikasının uygulanması ülkede garip bir ortam yarattı. Orta Asya'dan gelen bir arkadaşı balık lokantasında garson olarak görmeğe başladık ya da Rumeli Kavağı'nda balık lokantasında "deniz mi çiftlik mi" diye sorduğumuz eleman balığı dondurulmuş ambalajında getirip "ben bilemedim, bir bakın" dedi. Balık restoranları ile ilgili bu iki örnek hayatımın bu eksende yaşanmasından değil; muhafazakar hükümetin geleneksel olanı korumakta ne kadar aciz kaldığının anlaşılması için. Yoksa daha birçok örnek var.
Tempo'da çalışırken hangi partinin ne bilişim altyapısı var diye haber yaptığımızda en gelişmiş (ne yaptığını biliyor yorumunu yapabileceğimiz) yanıtlar AKP'den gelmişti. Rakipleri arasında "ne kullanıyorsunuz" sorusuna sunucunun arkasındaki konfigürasyonu yazıp gönderen bile vardı. Ama yıllar sonra "bir İmam Hatipli yaptı" diye övündükleri Milli Eğitim Bakanlığı sistemi bir karne günü çöküyordu.
Kadıköy-Kabataş hattını vapurdan motora dönüştürdüklerinde geleneksel sürme iskelenin yanında sürme merdiven diye bir şey uydurdular ve bu tekerlekli yapıyı şu anda yerinde tutabilmek için altına takoz sıkıştırıyorlar. Üç ayrı boyda yaptıkları merdivenler alçalıp yükselen Marmara'nın seviyelerini hala karşılamıyor ve hemzemin olamıyor. Aynı şey yeni vapurları iskeleye yanaştırmak için iskeleleri rampa haline getirmelerinde de kendisini gösteriyor; yeni vapurlar başka türlü iskelelere yanaşamıyor.
Eskiden basit bir direk halindeki otobüs durakları reklam alınabilen iri yapılara dönüştürülürken kimse kaldırım boyundaki bu durakların yanında geçmek için yola atlamak gerekeceğini hesaplayamadı. Yerli üretim otobüslerin birçoğunda koltuk tasarlanırken insanların omuzu olduğu unutularak duvara sıfır tasarım yapılıyor. Vesaire vesaire.
Günlük hayatta karşılaştığım basit örnekleri yazmaya çalıştım. Rahat bir zamanda bunun 10 katı mühendislik rezaletini alt alta sıralayabilirim. Bunun en önemli nedeni, "ne olacak biz de yapabiliriz" diye yola çıkıp bakım/onarım maliyeti göklere ulaşan sistemler ortaya çıkarmak. Şunlardan ya da bunlardan olanlar dışındakiler bu alana giremez diye yazılı olan ya da olmayan kuralların oluşturulması.
Cüzdanda iken bazen okunmayan Mavi Kart'ımı cebimde taşımaya başlayınca kendi hatamla kırıp çalışamaz hale getirince hem zaman hem para olarak önemli kayba uğradım. Bu basit hatanın maliyeti, önce jeton arkasından İstanbul Kart, ona yapılan 20 liralık yükleme, merkeze gitme, yeni Mavi Kart derken 40 lira civarına geldi. Ayda 155 lira ödediğim bir alan için önemli bir yük. Görevlilerin bilgilendirme ve kart yenileme konusunda çok büyük destek aldım; teşekkür ederim ama bu nezaket benim hatamdan kaynaklanan ve bana yüklenen bakım/onarım maliyeti canımı yaktı. Bunu daha büyük sistemdeki aksaklıklar ile karşılaştırdığımda zararın çok yüksek olduğunu ama sistemin sahiplerinin bundan canının yanmadığını ve bunun için hiçbir şeyi önemsemediklerini düşünüyorum. Bedeli ne olursa olsun, bir hareket olması yeterli görülüyor. Böyle olunca da ortadan kalkan eski sistem ve sürdürülme maliyeti yüksek olan yeni sistem arasında sıkışıllıyor.
Hükümet bunu dolaylı dolaysız vergiden otopark ücretlerine kadar birçok kanaldan vatandaşın sırtına yükleyerek çözmeye çalışıyor ama bu mantık içinde ekonominin 2023 hedefleri doğrultusunda geçmesi gereken bir sonraki aşama olan değer yaratmadan uzaklaşaıyoruz. İşin bu tarafını daha sonra değerlendireceğim.