Etiketler

1 Aralık 2013 Pazar

Geri besleme enerjisi ve bir medya analizi


Paul Doany’nin metin mesajını aldığımda Chicago’da saat gece 11:00 civarındaydı. Türk Telekom’un eski CEO’su ve yeni kimliğiyle yatırımcı işadamı kendi yatırımlarından biri üzerinden yaptığım profillemesi için güzel sözcükler kullanıyordu. En hoşuma giden, profesyonelce yapılmış bir çalışma olduğunu yazması oldu. Ancak bu mesajın ardından ben o çalışmayı o kadar profesyonelce bulmuyorum.

Liderlik konusunu biraz daha derin işlemesi ve Paul’un güne kaçta başladığı gibi detayları da içermesi gerekiyormuş. Ben daha önce bir şey yazmayı sürekli “planlarken”, şu anda saat gece yarısına yakın zamanda klavyenin başında yazı yazıyorum.

Diğer konu ise şu: Türkiye saatiyle 7:00 civarında mesaj atan birinin saat kaçta kalktığı ve güne nasıl başladığı haberde yer alması gereken bir konuymuş ama bu konuda yeterli istihbarata sahip olmamam bu konuyu sorgulamamı engellemiş. Gelecek sefere demekten başka bir şansım yok ki bu, Fortune kuralları ile bir seneden uzun bir süreye karşılık düşüyor. Sadece basılı yayına bağlı kaldığımda, Paul’den aldığım, yatırımlarının sayısının 15’e ulaştığı istihbaratını da paylaşmak için bu süreyi beklemek gerekecekti –internet olmasaydı. (Kalanı kağıt üzerine basılı olarak Fortune Türkiye’nin Aralık sayısında yer alıyor)

İstihbarat konusu çevrimiçi medya kullanımı ile çok yakından ilgili. Bu dönüşümü görmek için başka sektörlere bakmak kolaylık sağlıyor. En önemlisi finans sektöründe, üç aylık ve yıllık raporlamanın yanında gerçek zamanlı raporlamanın başlamış olması. Parayı kaybettikten sonra rapor yazmanın anlamı olmadığını anlamaları güzel ama medyanın da elde ettiği enformasyonun benzer özellikte olduğunu anlaması gerekiyor.

Yıllar önce PCWorld ve Macworld dergilerinin yayın yönetmeni olarak çalışırken İngilizce Macworld’ün yayın yönetmeni cesur bir hareket yapıp ayın başında düzenlenen Macworld Expo’nun içeriğini çevrimiçi mecralarında paylaşmıştı. Etkinliğe katılan herkesin gördüklerini yazdığı bir ortamda “güvenilen dergi” de olsanız içeriği bir ay bekletmenizin bir anlamı yoktu. Ancak sonuç bir yenilgi değil, gelen geri besleme ile daha iyi bir dergi içeriğinin ortaya çıkarılması oldu.

Benzer bir aksiyonu son dönemde, kurduğu bin kişilik uzman ağı ve dergiyi baş ürün yöneticisine (Chief Product Officer-CPO) emanet ederek İngilizce Forbes yaptı. Kapaklarını bile ağlarında yer alan kişilere yazdırdıkları oldu ama bu işin kontrolünü dışarı devretmeyi getirmedi. Kaliteden içerideki yapılanma sorumlu.

Şu anda Türkiye’de başarılı bir dergi yaratmak için, ağ oluşturma yeteneği ile sadece habercilikte değil, analiz yapabilme konusunda da uzman bir ekibi bir araya getirmek gerekiyor. Bu, maliyetin biraz yükselmesi anlamına gelebilir ama beraberinde bir münhasırlık ve kendisine özel alan yaratma şansını getirecektir. İngilizce Fortune’da yer alan ve Fortune Türkiye’nin de kullandığı iki sayfalık analiz, internet ile birlikte gücün nasıl dağıtım kanalından içeriğe geçtiğini gösteriyor. Bugün sadece Google araçlarını kullanarak abonelik ve açık tarafları olana bir medya grubu oluşturmak mümkün; video tarafı da dahil olarak.

Ağ tarafına gelince, Warren Buffett ve Bill Gates üzerinden yürüyen “servetlerin yarısını bağışlama planı” tartışmasında Financial Times (FT) ve Fortune arasında yaşanan atışmada gelinen nokta doğru sonucu açık bir biçimde ortaya koyuyor. FT, Buffett’ın briç ve Gates’in kahve arkadaşı olarak yapılan gazeteciliğin gazetecilik olmadığını savunmuştu. Bugün gelinen noktada bu suçlama düşmüş görünüyor. FT’de Amazon CEO’su Jeff Bezos’u, toplantılarından önce yarım saat boyunca rapor okuma alışkanlığı ve eşinin kendisini günlük alması gereken hapları çoraplarının içine yerleştirerek seyahate gönderdiğine kadar yakından tanıma vurgusu yapan köşe yazısını gördüm. Rahmetli babamın dediği gibi “aklın yolu bir”: bir çevreye dahil olmak için söyleneni sorgulamadan yazmak dışında ilgili çevrenin içine girmekte herhangi bir sorun görünmüyor.

Bezos demişken, Paul’ün kendisini çok yakından takip ettiğini ekleyerek kapatayım. Mobilexpress bilgilendirmesinin yapıldığı öğle yemeğinde Bezos’un satın aldığı Washington Post ile ilgileneceği için diğer işlerine zaman ayıramayacağı mesajına değinen Paul, “Ne yapıyor biliyor musun? Zamanını harcıyor. Yapması gereken eski bir şeyi satın alıp ona yeni bir şekil vermeye çalışmak değil, tamamen yeni bir şey kurmaktı. Ben olsam böyle yapardım; istediğim adamları seçer onlarla işi kurardım” diyor. Ancak bu sadece beyin jimnastiği ve medyaya yatırım planını içermiyor.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Simit


Sürekli yaptığım üzere simit almaya fırına gittiğim cumartesi günü sıcacık simitleri üzerlerindeki bol susamla görünce dayanamadım bizim fırıncı arkadaşa “Siz susamı tıraşlamadınız mı” diye sordum. Utandı. “Yok abi, olur mu öyle şey” dedi. Esnaf duyarlılığını dikkate almadan çok sallapati konuşmuş hissettim kendimi, ben de rahatsız oldum, çıktım dükkandan. Beş on adım gittikten sonra geri döndüm; “Şu maliyetlerin nasıl arttığını bana bir anlatsana? Rakamları biliyor musun” dedim.

“Bilmem mi abi” dedi, “Geçen sene unu 41-42 liraya alıyorduk (50 kg’lık paket olduğunu Milliyet’ten öğrendim) şimdi 55 lira; susamın kilosu 4,5 liraydı, şimdi 9 lira” dedi. Doğalgaz ve petrol fiyatındaki artışın kendi işlerine getirdiği yükü atladı. Ben söyleyince üzerine çalışanlara altı ayda bir küçük de olsa yaptıkları zammı ekledi.

Maliyetlerdeki bu artış ve rakamlar yakın bir biçimde Milliyet’in 27 Kasım tarihli nüshasında Arif Balkan imzasıyla yer alan haberde de yer alıyor. İthalata dayalı hale gelmenin etkilerinden kaynaklanan hafif bir sitem söz konusu olsa da sert yapılmamış. Ama mesele rakamlar değil; mesele muhafazakarcılık oynarken mesleki değerlerini muhafaza etmeye çalışanların canını çıkaracak kararların rahatça alınabilmesi.

Adam simitin susamını eksik koyma ifadesinden utanacak kadar esnaf, diğer taraf aldığı ürüne namusu gibi bakan üreticisinin ne halde olduğunu önemsemiyor. Tüccar kafası, her şeyi yurtdışından alalım üzerine kar koyalım para kazanalım diye çalışıyor. Sonuç, ancak iyi simiti ortadan kaldırarak ucuz simiti ortaya çıkarabilen bir sistem.

Hükümet de bu işlerle hiç ilgisi yokmuş gibi bir kenarda duruyor. Ancak iş sadece simitle ilgili olmayan bir kötü yönetim örneği. İlaç sektöründe fiyat belirleyici otorite ve en önemli alıcı olan hükümet, ülkenin lider ilaç üreticisi Abdi İbrahim’in patronu Nezih Barut’u kötü hammadde uyarısında bulunmaya zorluyor. 2 liranın altına fikslenen kurdaki oynama sektörü vurunca çözüm maliyetleri aşağı çekici önlemlerde aranıyor. Hükümet bir sorun görmüyor.

İstanbul’da Mavi Kart kullanıcısı olarak dört beş ay önce 155 liraya 200 kontör alırken şu anda çaktırmadan bu rakam 180’e çekilmiş durumda. Ücretteki artışa girmiyorum bile. Onu fikslerken kendi giderini oluşturan bu alanda fiksleme gereği görmüyor siyasi iktidar.

Bakın mesele üç beş meselesi değildir; ülkede namusuyla iş yapmaya çalışan insanlar dışında bir noktaya vurmayacak hale gelen düzendir.

Simit fırınları daha önce de vergi konusuyla gündeme gelmişti. Simitçilerin sattığı simidin vergisini toplama derdine düşen Maliye Bakanlığı, tek tek simitçileri vergi mükellefi yapmak zor, “fırınlar onlardan tahsil edip toplu olarak bize ödesin” gibi yaratıcı bir formülü tartışmaya açmıştı. Bu ilk anda normal gibi görünebilir ama 2013 Türkiyesi’nde hala telekom operatörlerine geçici deprem vergisi, telsiz vergisi gibi kalemleri tahsil edip toplu olarak kendisine aktartan bir siyasi iktidar varken bu o kadar masum görünmüyor.

Ama dediğim gibi, en ağır bedel Türkiye’nin insanını yaptığı işten gurur duymayacak veya gurur duyacağı işi yapamayacak hale getirmektir. İnsan bu şekilde erozyona uğradığında, sorunu çözecek mekanizmaların da ortadan kalktığını maalesef yaşayarak görüyoruz.    

30 Eylül 2013 Pazartesi

Girişimcinin yolu da İstanbul'dan geçiyor ama bu, İstanbul sürdürülebilir demek değil

Bu ara İstanbul ile bağlantılı birçok şey ile karşılaşıyorum; Allah'ın hikmeti herhalde. Dün İstanbullu olmak üzere Murathan Mungan eksenli bir yazı yazmıştım. Bugün, Financial Times gazetesinin okumak için koparıp kenara koyduğum sayfasındaki değişim yaratan girişimci haberinde yine İstanbul çıktı. http://www.ft.com/intl/cms/s/0/942a3122-2507-11e3-9b22-00144feab7de.html#axzz2gNmeyFPq (doğrudan ulaşamıyorsanız arama motoruna aşağıdaki adı yazıp erişebiliyorsunuz)

"Disrupters in the right place at the right time" adlı makalede ya da daha iyisi hikayede, Polonya'da Nowy Styl (Yeni Stil) adlı şirketi kuran Krzanowski kardeşlerin 2012'de 317 milyon doları bulan ve bu sene yüzde 20 büyüyen işi kurmadan once İstanbul'dan bavul ticareti yaptıklarını anlatıyor. Jeans ve deri mont dolu iki valizle yapılan her seyahat 200 dolar bırakıyormuş; anne babaları ayda 20 dolara çalışırken. Yani bu işin bu kadar büyümesinde bizim de payımız var sayılır.
Ancak bu, İstanbul'un imparatorluk başkenti ya da Lale Devri'ndeki gibi bölgenin ticari başkenti olduğu anlamına gelmiyor. Yıllar önce sohbet ettiğim bir taksi şoförü asıl işinin bu olmadığını söylediğinde asıl işinin ne olduğunu sormuştum. "Deri işi yapıyordum" demişti. "Niye bıraktın?" deyince de "Ruslardan çok iyi para kazanıyorduk. Dahasını kazanmaya kalkıp onları kazıklamaya çalıştık. Onlar da ülkelerine fabrika kurdular" dedi.
Krzanowski kardeşlerin hikayesinde bu boyut da var mı bilmiyorum ama elinde 25 Eylül tarihli FT olanlar, bahsettiğim yazının hemen üzerindeki köşe yazısına baktıklarında şirketlerdeki yöneticilerin büyük olmalarından kaynaklanan yüksek kar marjı ile iş yapma güçlerinin yarattığı körlükle nasıl sürdürülebilir olmayan sistemlere meylettiklerini anlatıyor. Bizim basın camiasında kimi zaman dalga geçilen kimi zaman da para getiren içerik işine döndüğü için tapılan sürdürülebilirlik konusunda çok da iyi olmayan karnemiz, her iki yabancı yazıyı da değerli kılıyor.
Verilmeye çalışılan yeni şekli ile sürdürülebilir olmaktan çoktan uzaklaşmış durumda. İBB Başkanı Kadir Topbaş'ın BM'de konuışmasının bile değiştiremeyeceği bu gerçeği, Taksim'de metroda S şeklinde turnike yerleştirmeye kadar dahiyane buluşları ile günlük hayatın içine yığılmış örnekler (istenirse listeyi geliştirebilirim) sürdürülemezlik konseptinin muhteşem örnekleri. 
Aklımızı başımıza toplar ve sadece İstanbul'a ihtirasla odaklanmamış bir ekonomi politikasını uygularsak, zirvelerde birbirimizi kandırmaya gerek kalmadan çok daha iyi bir yarını inşa etmek mümkün olabilir. Bu, çiçeklerine ve balıklarına kadar uzanacak bir Istanbul sevgisinin de zemini olabilir ya da İstanbul'u sevmek ancak bu şekilde mümkündür.
Bunun yolu ise, insanların gelir düzeylerini şişirme rakamlarla değil gerçek anlamda değer yaratarak artırmaktan ve belirli konularda dünya lideri haline gelmekten geçiyor. Burada da Adam Krzanowski'nin "Yaptığımız işi Çin'den yapmak mümkün değil" sözleri strateji belirlemede giriş olarak değer taşıyor.

28 Eylül 2013 Cumartesi

Murathan Mungan ile İstanbul’un çiçekleri ve balıkları

Murathan Mungan’ın Kadından Kentler’ini okuyorum ve bu sabah çok sık yapmadığım bir şey yaptım. Ezberlemeye oturdum, İstanbul’un çiçeklerinin hangi sırada açtığını. Çok kolay olmadı. İTÜ’de tiyatro yaptığımız dönem dışında ezberde çok iyi değilimdir; onu da bağlantı kurarak ve yaşayarak becermiştim. Çiçekler konusunda da aynı yöntemi takip etmeye karar verdim ama bu benim için sadece ayrı bir idrak noktası oldu. Ben bu çiçekleri bilmiyordum ki, çıkış tarihlerini ezberleyeydim.

O zaman Mehmet Yılmaz’a gıpta ettim. Hürriyet’in köşe yazarının baharla beraber başlayan değinmeleri bende olmayan bir şeydi. Ömrümüz olursa gelecek sene o yazılar başladığında elime fotoğraf makinesini alıp –cep telefonu da olabilir- bu çiçekleri tariflerinden bulup fotoğraflayacağım. O zaman unutmam.

Ama Murathan Mungan’ın yaşayan ile ilgili algısını nasıl çalarım bilmiyorum. Biz, İstanbul’u elimizden çalıp öldürmelerine kadar bu şehri tanımayı başaramamış bir kuşağız. Şehir son anlarını yaşarken bunun farkına varmak daha acı verici çünkü geçmişte yapmadıklarınızı yapamayacağınızı anlıyorsunuz. Bu, ölümsüzlük hissinin yitirilmesi gibi bir şey. Belki de mitolojide anlatılan, tenrı özelliğini yitirme bundan ibarettir.

Murathan etkisi bunun tam ters yönünde. Yaşayana dikkat çekilmesi, ayrı bir güven vermekle kalmıyor, ölümsüzlüğü de yeniden kazandırıyor; insana olmasa da değerlere. Sezen Aksu’nun, konserinde bir Müslüm Gürses şarkısı söyledikten sonra Murathan Mungan’ın Müslüm Baba’yı yaşarken keşfetmiş olmasına vurgu yapması, bu etkinin bir başka boyutunu ortaya koyuyor. Evdeki Orhan Veli şiirleri kasedini söyleyen Müşfik Kenter ne kadar ölü acaba?

Dün Tuncel Kurtiz’in ölüm haberi geldikten sonraki iki saatte yaşadıklarım resmin iki tarafındaki karakterler arasında düşündüğümden uzun mesafe olduğunu gösterdi. Çevremdeki bir yönetici, “kimdi o” diye sordu; şoförü “Ramiz Dayı” dedi, çalışanı “Ezel’de oynuyordu” dedi. Arabada birkaç “şey değil miydi” lafı dolandı. Anlamadı; reklam sektörü ile ilgili olduğu için “Ziraat Türkiye Kupası’nın sesi” dedim; “ha” diye yanıtladı. “Yaşlı mıydı” dedi, “Yılmaz Güney’in arkadaşıymış. Hesapla artık” dedim.
İş yerinde döndüğümde yemek servisi yapan arkadaş “Tuncel Kurtiz ölmüş abi” dedi. “Sen nereden tanıyorsun Tuncel Kurtiz’i?” dedim; “Ezel de oynuyordu. İyi adamdı. Allah rahmet eylesin” dedi. “Allah rahmet eylesin” dedim. Ben Tuncel Kurtiz’i ilk olarak Ferhan Şensoy’un “Çok Tuhaf Soruşturma”sında izlemiş ve farkı fark etmiştim. Yaşarken daha fazla tanışmadım ama kendisini çok övdüm. Belki Murathan Mungan’da daha fazlası vardır. Şimdilik ben İstanbul’un çiçeklerinin açma sırasından fazla bir bilgiye haiz değilim. O da şöyle: “Mimoza, erguvan, mor salkım, leylak, hanımeli, gül, ortanca, ıhlamur”. (Kitaptan kontrol ettim, doğru yazmışım.) Balıkları da öğrenince yazarım.

31 Ağustos 2013 Cumartesi

Yağdan nane şekerine Dünya Barış Günü

Şükrü Kızılot'un geçen hafta Hürriyet'te yer alan "Nane şekeri aldım, her tarafım elektronik oldu" başlıklı yazısı güler misin ağlar mısın türünden. Aynı zamanda Türkiye'de kamunun neden bilişim projelerine liderlik etmemesi ya da kendisini dev aynasında görmemesi gerektiği ile ilgili iyi bir örnek.
Hürriyet'in aynı sayfasındaki diğer iki haberden biri çocukların cep telefonları üzerinden kontrol edilmesi; manşet ise Türkiye'nin sosyal ağlardaki kişilere ait bilgiyi talep etmesi ile ilgili. Tam bir Vajinismus halinde olan kontrol manyaklığı vakası ile karşı karşıyayız.
Bilişim dünyasını yeterince yüzüne gözüne bulaştırmayı başaran yönetici erkin diğer yandan da Türkiye'ye bilişim yatırımı çekmeye çalışması ya da Türkiye'nin kendisinin bilgi ekonomisine geçmesini savunması şu anda bu komediyi sağlıyor. Ancak işler aslında o kadar komik değil.
Bu yeteneksizlik kötü niyet ile birleştiğinde ya da sadece kötü niyet kendi çıkarları için bu mekanizmalardan faydalanmaya başladığında ortaya çıkacak hasarı engelleyecek bir güç bu ülkede bulunmuyor. Nane şekerine bugün gülebiliriz ama ülkeyi tek renge boyamak isteyenlerin kepenk yağlayan düşük gelir grubundan gayrimüslimleri zeytinyağı tüccarı sayarak büyük borçlar çıkardığı Varlık Vergisi döneminin üzerinden geçen süre 100 yılı bulmadı.
Dünya Barış Günü'nü kutlarken enayi mekanizmaları ortadan kaldırmanın ne kadar önemli olduğunu idrak etmemizde yarar var. Yoksa sandık demokrasisi ile Pandora'nın kutusu arasında gidip gelirken kendimize gülecek halimiz kalmayacak.   

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Değerini bilmek

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Erdem Başçı, yıl sonu için kur tahmini yaparak finans köşe yazarlarının her sene yaptığı ve genellikle bir sonraki yılın başında da neden tahminlerinin tutmadığını anlattığı ya da bu konuya hiç değinmeyip bir sonraki yılın tahminini yaparak yola devam ettiği sisteme dahil oldu. Bu kendi bileceği bir şeydir. Ancak açıklamalarına bakılırsa bir şeyin değerini bilmesi gerekiyor.
Türkiye Avrupa Birliği'ne girmiş olsaydı, bu kadar rahat gazel atmak mümkün olmayacaktı. Bu çok değerli bir avantajdır ve örneğin krizden kırılan Yunanistan'daki mevkidaşının elinde bu tür bir rahatlık sağlayıcı silah yoktur. Bazı şeylerin değerini bilmek gerekir.
Doların değeri konusunda da aklımda paralel sorular vardı. Başbakanın 2'yi geçmesin demesinin dışında 1,92 ve altı hedefinin doğru değerleme olduğunu söyleyen ne var? Büyük şirketlerin açık pozisyonlarınn riskini daha önce yazmıştım ve zaten ikinci çeyrek bilançolarında realize oldu. Şimdi faizdeki yükselişin etkisini görmeyi bekliyoruz.
Benim beklediğim başka bir şey daha var. Biz ülkemizde yaşayan insanların daha mutlu olması için bu değerleri nerede tutmalıyız sorusunun tartışılması. Çok fazla ses çıkarmamıza rağmen bu konulardan çok haberdar değiliz. Çıkarımızın nerede olduğunu bilmeden sallanıp duruyoruz. Çıkar derken bir siyasi ya da ticari gruba yaslanıp nemalanmanın dışında gelişime bağlı olarak refah seviyesinin artmasını kastediyorum. Bir değişimi...
Türkiye'de iktidar ve muhalefeti ile bütün yönetici elitin bunun değerini bilmesi gerekiyor. Çünkü onların sürümden kazanmaya dayanan politikası Türkiye'de her şeyin ucuzlamasını getiriyor. Bunun sonun başlangıcı olduğunu hissediyordum ama Ege Cansen'in bugünkü (28 Ağustos 2013) yazısı "Fiyatlandırma" konuyu sistematik olarak algılamayı sağlıyor. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/24601050.asp
Ege Bey bir süredir kafayı taktığım değer yaratma ve değerleme konusuna sağlam bir bakış açısı sunuyor. "Son Söz"ünü buraya aktarıyorum -süper- "Liste fiyatı bir şakadır" Galiba bizim için giderek eşşek şakasına dönüşüyor.

10 Ağustos 2013 Cumartesi

Öylesine bir öykü: Sepsis

Çok fazla dua eden biri değildi ve “Allahım, onunn nasıl öldüğünü bana malum eyle” diye dua ettiğinde kendi kendisine şaşırmadan edemedi. Bu dili o mu kullanmıştı. Ara sıra Krom’a dua etmenin dışında yaptığı bir şey değildi bu ve Conan’ın tanrısına edilen dua sadece “Bana yardım et yoksa benim tanrım değilsin” şeklindeydi; malum eylemek garipti, nerden gelmişti bilmiyordu. Tıpkı bu garip yolculuğun “sepsis”i keşfetmesi ile başlayacağını bilmediği gibi.

Vikipedi’de kısa bir araştırma açık adı septisemi olan bu kan zehirlenmesinin kana bakteri ya da toksin karışması tanımını veriyordu. İnanılmaz çok biçimde ortaya çıkabiliyordu sepsis: Deri üstündeki bir yarada mikrop kapma sonucu enfeksiyon oluşması, bir apsenin patlayarak iltihabın kana karışması, boğaz enfeksiyonu (sözgelimi difteri), bağırsak iltihabı (tifo gibi), akciğer enfeksiyonu (zatürree gibi), idrar yolları enfeksiyonu sonucu. Seç, beğen, al…

Hayat hikayesi ise haber bültenindeki basit bir uzman görüşü kadar: “Septisemi yerel değildir, kontrol altına alınmazsa bütün bedene yayılır. Septisemiye neden olan bakteri bedene çeşitli yollarla girebilir: sözgelimi diş çekiminden sonra, açık bir yara ya da iç organlardaki bir enfeksiyon yoluyla. Normal olarak akyuvarlar bakteriye karşı koyarlar ama bakteriler akyuvarların direnme gücünü aşacak kadar çoğalırlarsa septisemiyle bedene yayılırlar. Bu ya başka bir hastalık nedeniyle zayıf düşmüş bir bedende ya da sağlıklı bir kişide güçlü bir organizma tarafından yaratılabilir. Septisemi belirtileri ateş, şok, ayakta duramayacak kadar halsizlikle birlikte kan basıncının ansızın düşmesidir. Hasta kendini çok kötü hisseder, komaya girer ve ölebilir.”

Komik… Zaman zaman aklıma geldikçe kendi kendime gülüyorum. Böyle ölen birinin hayat hikayesi ne kadar anlamsızlaşıyordur kim bilir. Ya da doktorun hastanede “kan değerleri çok kötü” derken ne kastettiğini anlamak için bu kadarını bilmek yeterlidir. Her şey anlam kazanır ama biz genellikle “nasıl oldu” ya da “konuşuyor mu” gibi soruların peşinde koşarken bunları gözden kaçırırız. Bizim için önemli olan iletişim kurmaktır. Olaylara hakim olmak isteriz. Bu, anlamaya çalışmaya göre çok daha rahat bir yöntemdir. Bunu anlamak acı verir ve ağlamak çoğunlukla bu acıyı almaz. Kendi kendime ağlamaya çalışırken yakalanıyorum. “Ben seninle iletişim kurmaya çalışıyorum; sen bana hiçbir şey anlatmıyorsun.”

Bir avukat arkadaşıma misafirliğe gidiyoruz; insanların birbirlerinden boşandıklarında ne elde edeceklerini öğrenmek için avukatlarla saatlerce konuştuklarını öğrenip şaşırıyorum. Boşanmada 40 yaşını aşan kadınlara sağlanan ek imkanları bu kadar çok insanın bilmesine şaşırıyorum. Ben hiçbir şey bilmiyorum. Sepsis içime yayılıyor; bir yalan bir diğerini doğururken kendi kendime gülüyorum. Yakalanıyorum. “Anlat bana” diyorlar; bilmiyorum ki ne anlatayım.

Aklım yıllar öncesine gidiyor. Babam misafirlikte tavla oynuyor; biz izliyoruz. Babamın kaybetmesini istiyorum. Neden bilmiyorum. Diğer oynayan İstanbul Teknik Üniversiteli. Sevdiğim bütün abiler oralı. Babam sıkışıyor; zarla konuşmaya başlıyor. İyi zar geliyor; kazanıyor. “Gördün mü” diyor bana, hiçbir anlamı olmadan. Sepsis’ini görüyor; yapabileceği bir şey yok.

Kendi kendime gülüyorum… Anlat diyorlar. Kendi kendime ağlıyorum… Anlat diyorlar. Herşeyi öğrenmek için gösterilen bu çabanın hiçbir şeyi anlamamak demek olduğunu görmüyorlar. Anlatılmak ve anlamak birbirinden çok uzak iki şeydir aslında.

“Yetmez ama Allah belasını versin” ülkesindekiler bunu çok iyi bilirler. Bir dua ne için edilir, onu bilmezler; malum olsun diyedir dualar ve en iyisi sepsisi anlamaya kadar götürendir. Yolculuk orada bitmez; hasta “multi organ malfunction” sonucunda ölürken aslında yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Beden sağlıklı olmaya çalışırken artık kendi enfeksiyonlu organlarını düşman gibi görmeye ve onlara saldırmaya başlar. Artık “Sepsis” denebilecek nokta aşılmıştır; “Sayın Septisomi”dir o. Ancak bilmediği, hasta ile beraber kendisinin de öldüğüdür. Bunu en iyi kadınlar anlar. Bu kadar büyük bir bağlılığı olduğu kadar bu kadar büyük bir nefreti de ancak kadınlar örebilir.