Etiketler

24 Ekim 2012 Çarşamba

Siyasetin finansmanı

Babamdan uzun yaşamış olan cumhuriyetimizin yeni bir yaşgününe yaklaşırken garip bir havanın etkisinde kaldım. Bir kez daha bir dini ve bir milli bayram arka arkaya gelmişken, Cumhuriyet Bayramı'nın kutlanması konusunda şaşırtıcı bulduğum tartışma, izinsiz gösterilerin engellenmesi haklında. İzinsiz gösterici denilen kişiler ellerinde Atatürk posterleri ve Türk bayrakları ile yürüyecekler olduğundan ortaya kimin neyi yasakladığı konusunda garip bir tablo çıkıyor.
Gerçekten garip mi? Biraz düşününce bunun aslında kendi garipliğimiz olduğunu görebiliyoruz. Biz yıllar boyunca siyaseti ortaokulda sınıf başkanı seçimi tadında bir iş olarak değerlendirdiğimiz için; Türkiye'nin imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olduğunu düşündüğümüz ve hala da anaokulu düzeyindeki bir çocuğun saflığı içinde olaylara yaklaştığımız için bu durumdayız.
Aslında baktığınız zaman hükümetin Cumhuriyet Bayramı ile ilgili tasarrufu Türkiye Cumhuriyeti'nin "Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz" tavrı ile bütünleştirildiğinde çoğu dönemde olmadığı kadar bir siyasi süreklilik göstermektedir. Türkiye'de milli bayramları devlet kutlar, halk izin verildiği ölçüde katılır.
Çocukken 23 Nisan'da enayi bir biçimde bir alanda toplanıp geçit töreni alanına çıkmak için sıra beklemeyi hiç sevmedim ama rutin buydu. Bizim bayramımızdı yahu; çocuktuk ve üniformalı olarak kendi kutlamamızda görevliydik. Çünkü devlet bizi kontrol altında tutmak istiyordu.
Bugün de değişen bir şey yok. Devlet 29 Ekim'i nasıl kutlayacağımız konusunda dikte etme hakkını kullanıyor ve sahip olduğu güce bakarsanız bunu yapmaya da "hakkı var". Bu gücü ona veren de hepimiziz.
Ben 80'lerin ikinci yarısından 90'ların ilk yarısının sonlarına kadar üniversitede okurken güvenlik güçlerinin kantinde ikamet etmesinden ve özel güvenlik tartışmalarından rahatsızdım. Ama toplum, kendi arasında ikiye ayrılıp güle oynaya bir tarafın diğerine giriştiği tatbikatlar yapan bu gücün antrenmanlarını haber bültenlerinde eğlencelik olarak izliyordu. O adamlar ve daha sonrasında kadınlar öğrencilere dalıyordu.
Cumhuriyet'in çocuklarına yaptığı en büyük kötülük onları, ekonomik sorunlarını çocuklarına yansıtmamaya çalışan aileler gibi korunaklı bir ortamda sarıp sarmalamasıdır. Kapalı ekonomi döneminin ardından ne olduğunu anlamayan bu kesim ülkeyi yönetememiş ve dışa açılan Türkiye'de tasfiye olmuştur. Toplum da ne yapacağını bilemediği için dededen kalma konağı satmaya kıyacak biri çıkana kadar yalpalamıştır. Şimdi de iş, paşa dedenin otel olan konağında garson olmaya çalışma ve o bahçede zamanında kenar bir masada yemek yemiş olanların bunu kabullenememesi arasında sıkışmış gidiyor.
Biraz büyüyüp kimin neyi finanse ettiğini, paranın ve buna bağlı gücün kimler tarafından kimlere sağlandığını düşünürsek pardon çalışarak öğrenirsek, en azından ne olduğunu anlayarak huzur içinde ölebiliriz. The Wall Street Journal gazetesi ABD seçimleri konusunda böyle bir çalışma yaparak ekim ayının başlarında yayımlamış (10 Ekim, WSJ Europe). (http://online.wsj.com/article/SB10000872396390444752504578024661927487192.html)
Bunun ardından Romney'in seçimlerde öne geçtiği haberleri bugünlerde ortalıkta dolaşıyor.
Elektronikteki kaskat devrelerden bildiğimiz, kontrol edilmesi gereken elektronik sistemlerde -ki her zaman kontrol gereklidir- geri besleme çevrimi de koyarsınız ve etkiyi karşılıklı hale getirirsiniz. Dolayısıyla finans tarafındaki bu hareketin siyasi taraftan bir yansıması olacaktır. Yüksek kredi notu beklentileri ciddi yatırımları çekme isteği ile yüksek enerji maliyetlerinin getirdiği yükün arasında sıkışan Türkiye'nin geleceği üzerinde etkili olacak ABD seçimlerinin bu boyutu gibi konuları öğrenip konuşabilmek için bayrak sallamayı biraz bırakmak gerekiyor.
Bunun iki basit nedeni var.
Birincisi, yenilgisinin nedenini anlamak için acılı ve zorlu bir çaba harcamayanın yeniden yenimeye mahkum olması.
İkincisi de, bir şey yapmayacaksanız, sürekli dikilmenin bir anlamının olmaması.
Hepimize iyi ve mutlu bayramlar.
Araştırmaya başlayacaklar için not: Ben dış habercilik yaparken, aynı gazete (WSJ) Türkiye'de kara para ile ilgili iki günlük bir yazı dizisi hazırlamış; 80 sonrasında Türkiye'deki siyasi partilerin kuruluş tarzı nedeniyle bu konuda yol katedilmesinin mümkün olmadığını yazmıştı. İddia, siyasi partilerin biri dışında parti merkezlerine bavullarla giden kara para ile kurulduğu ve bunu ypmayan tek partinin de parayı Almanya'da akladıktan sonra Türkiye'ye getirdiğiydi. Bakalım tatilde internette bir şey bulabilecek misiniz?

 
 

22 Ekim 2012 Pazartesi

Zayıflamak isteyenlere ve hızlı karar almaya hazır olanlara John Chambers

Cisco'nun Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su John Chambers ile karşılaşmam ABD'nin San diye başlayan yerlerinden birinde; galiba San Jose'de oldu. Yıllık toplantılarından birini yapan Cisco'nun ana oturumunda sahneye çıkan Chambers kendi konuşmasını yaptıktan sonra izleyen süreçteki demo ve konuşmaların da aktif bir katılımcısı oldu.
Konuşurken masaların arasında dolanması alışılmadık bir tavır olarak aklımda kalmış; tabii sanatçılardan bildiğim sahne performansının başarı unsurlarının en önemlilerinden birini uygulayan bu adama gıpta ile birlikte. Ama asıl gıpta ettiğim yönetmenlik tarafıydı.
Demolardan birinde aksaklık yaşanınca, demoyu hazırlayanlar gayriihtiyari tekrar deneyerek çalıştırmaya çabalamaya başladılar. O yüksek tempodan düşülünce konuklar arasında dikkat dağılması çok hızlı geldi. Chambers bundan da hızlı hareket ederek sahneye müdahalede bulundu: "Demoyu bırakın, sözlü anlatın." Olayı kurtarmıştı.
Nisan ayında Businessweek'te yayınlanan ropörtajını kesip bir kenara koymamın nedeni de aynı derecede etkileyici olmasıydı. Charlie Rose imzalı ropörtaj "Çok şişmanlamıştık. Ve çok şişmanladığınızda karar almakta yavaşlarsınız" diyordu.
Bir şişko olarak bunu en iyi bilenlerden biriyim ama bazen içinde bulunduğunuz topluma ayak uydurabilmek için tek yolunuz şişmanlamaktır. Bu sizi hiçbir şeyi kafaya takmayacak kadar miskin olma noktasına ulaştırır. Aynı zamanda günün birinde bu tür bir söz grubunun sizi bedelini ödemeye hazır olarak zayıflamaya yöneltmesi de mümkündür. Chambers'ın sözleri sahnedeki önceliklendirme ile birleşince çevredeki ıvır kıvır tiplerin sözlerinin aksine sağlam bir teşvik. Önceliklerini doğru belirleyen biri, her zaman karşısındakini de önceliklerini doğru belirlemeye zorlamaya kanidir.
Daha genel olarak ekonomi ve teknoloji alanındaki sözlerinin Chambers'ı sadece bilişim teknolojisi profesyonelleri için değil ekonomi ve siyaset dünyasının önemli figürleri için de öncelikleri sorgulama vesilesi olması gerekiyor.
Birinci konu, sürdürülebilirlik: ropörtajın girişinde kendisini yeniden keşfetmeyen şirketler gibi ülkelerin de ortadan kalkması ile ilgili bir yorum bulunuyor.
İkinci konu, hatayı kabullenebilmek. Flip işine büyük yatırım yaptıktan sonra neden vazgeçildiği ve ardından ne yapıldığı teknokratlar kadar siyasetçiler için önemli bir samimiyet dersi içeriyor.
Ve son olarak: ropörtajın sonunda halka arzlar ile ilgili sözleri, inovasyonun ölçütünün bunun ekonomik sonuçlar olması gerektiği; ülkelerin rekabet ve global dengeler içinde ileriye mi geriye mi gittiğini anlamakta halka arz sayısının kriter alınması gerektiğini düşündürüyor. Kendisinin ABD konusunda yaptığı bir değerlendirme var.
Bütün bunların arasında bana verdiği asıl ders; şişmanlığın karar almayı yavaşlatmasını hatırlatması. Oturaklı görünmeyi sağlasa da, nisan ayında okuduğunun yorumunu ekimde yapabiliyorsan bir hata var demektir. Onun bakışıyla bu noktada kendi yorumumu yaparsam "anlatmak değil yapmak" gerekiyor.
Charlie Rose'un Chambers ile yaptığı ropörtajı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz:
   

20 Ekim 2012 Cumartesi

18 yaşa ek: Forbes'dan D'Vorkin'in Bakışı

18 yaşında seçilip meclise gitme konusunda uzunca zırvalamamın ardından Forbes Baş Ürün Yönetmeni Lewis D'Vorkin'in derginin üzerinde 20 Ağustos 2012 tarihini taşıyan sayısını okuma fırsatım oldu. Benim yazı uzun geldiyse kısası ve iyisi budur.
Dersin ki, kardeşim ben bunu yaptım ve buraya getirdiğim işin gelecekteki şeklini vermekte bugünün lise ve üniversite mezunları bize yardımcı olacak. Adam bunu diyor ve bunu basın şehitlerine falan atıfta bulunarak söylemiyor; benim başında olduğum dergi de onların üniversite seçimlerine yardımcı olmak üzere Üniversite Rehberi hazırladık diyor.
Bunu da bir medya aracında ürün yöneticiliği gibi inovatif bir pozisyon bulmuş, icat etmiş, bilmiyorum, ya da sadece bunu icra eden biri olarak yazıyor. Değişimin parçası olan biri, değişime katkı sunuyor.   
Hem rehber hazırlama, hem değişim anlamında ilişkiler böyle karşılıklı olduğunda anlamlı oluyor. Herkes kendi geleceği ile ilgili doğru kararı vermek zorundadır ve bir ilişkide işbirliği ancak bu noktada yapılabilir. Bundan ötesi sadakat bile değil tabiyettir. Yazıyı okumanızı öneririm.
http://www.forbes.com/sites/lewisdvorkin/2012/08/01/inside-forbes-the-importance-of-mobile-in-our-branded-experience/

18 yaş meselesi

Şaşırtıcı gelebilir ama gençlerin 18 yaşında milletvekili seçilmesine karşı değilim. Türkiye'nin nüfus profili ve demokrasi anlayışı düşünüldüğünde büyük bir bölümü oluşturan o yaş grubunun da mecliste temsil edilmesi gereklidir ve zorunludur. Zaten bu gençler siyasi biri görüşleri olduğu zaman ya da sadece haklarını talep ettiklerinde tutuklanma hizmetini alacak kadar sorumlu bulunuyor. İçkili bir davete kabul edilmeyecek olmaları ya da hamile kaldıklarında ailelerine haber verilmesine değinmeyeceğim çünkü zaten içine girdikleri sistem "Parti başkanına sordum televizyon programı yapmamda bir sakınca yokmuş" ya da çalışmaları kırıp yurtdışına gittim, döneceğim sistemi olacak. Biz de o yaşlardayken boş derslerde okuldan kaçardık.
Ama bir sorun var. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin yöneticilerini pek tanımadığım için adını bilemediğim bir yöneticisi, bu yaşta bu ülke için savaşırken ölebiliyorlarsa, milletvekili de seçilebilirler, diyordu; televizyonda sonuna yetiştim. Sonra da ekliyordu: zaten zor olan seçilmek değil, seçmek. Kendi görüşleridir; zaten ülkeyi halkla ilişkiler yöntemleri ile yönettikleri için de bunun arkasındaki güçleri ile bunu akıllara kazıyabilirler.
Ancak bir nokta var; ben bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak milletin vekili olarak ülkenin insanlarına daha mutlu bir gelecek yaratmakla sorumlu olan kişilerin emir komuta düzeninden örnek vermemesini isterdim. O çocuklar ülkeleri için ölebiliyorlar çünkü "seçilmesi seçmekten kolay" olarak koltuğa oturan vekilleri, bu sorunları çözmüyor. Ülkenin sorunlarını çözmek gibi bir mesele olmayınca da o koltuklarda 7 ya da 77 yaşındaki kişilerin oturması fark etmiyor.
Ben askerlik yaparken bahsedilen yaşlardaki çocuğun biri de askerdi ve tam kalfa olacağı dönemde askere gelmek zorunda olan bu çocuk dönünce ustasını bulmak zorundaydı; bulamazsa çıraklıktan başlayıp yeniden kendisini tekrar ispatlaması gerekecekti. Türkiye'de işyeri kapanma oranlarına bakanlar bunun muhtemel olup olmadığını değerlendirsin. Böyle bir insanı, bu rejimi değiştirmesini için meclise sokar mısınız?
Geçenlerde metroda tanştığım bir genç, 20'li yaşlarında olmasına karşın mesleği olan yemek konusunda çok denemeler yapmış, birçok mutfağı öğrenmiş, birincilik almış... "Bu yaşımda bu denemeleri yapmazsam, ne zaman yapacağım" diyor. Ben tanıştığımda iş değiştirmek üzereydi. Çalıştığı yer kaliteli bir restoranken üç yılda 21 yeni lokasyon açınca işler aksamaya başlamış. Kişi başına düşen yük değil, işler aksıyor derken örneğin soğutucu bozulduğunda üç gün tamirci getirilememiş. "İşler aksıyor, müşteri memnun olmayacak, kalite düşüyor" diye ayrılıyordu işine ya da kendisine saygısından. Bu tür insanlar için de seçilmek kolay mı?
Veya o üzerinden siyaset yapmaya çalıştığınız şehitlerin sayısının daha da artmasını engelleyecek birşeyler yapabilecek olanlar için orada yer var mı; ya da bu ölümlerden en azından rahatsız olan kimse kaldı mı? Ya da şöyle söyleyeyim; benim bildiğim son 40 senedir gençlerini şöyle ya da böyle öldürten ya da buna engel olmayan -bunu sadece fiziksel ölüm olarak değil, iyi yetiştirmeyerek, iyi bakmayarak hayat karşısında yetersiz bırakmayı kastediyorum- bir ülke, gençlerine değer veriyormuş görünerek neyin peşine düşmüş olabilir?
Hayatın içinde bununla ilgili de birkaç örnek var.
Biri dükkan mantığıdır. Gençlerden birini çekersen arkadaşlarını da çekersin. İş yaparsın.
Burada suç ya da kötü alışkanlık artınca, örneğin bir pavyon ya da uyuşturucu satılan bir mekan söz konusuysa bağlılık daha da artar.
Adını söylemeye dilim varmıyor ama bir de borçlandırma vardır. Artist olacağım diye kandırdığın bir genci borçlandırır, hayatı boyunca çalıştırırsın. Biz zaten peşinden krediye geçirdiğimiz ülkem insanlarını aman taksidim var diye herşeyi kabul ediyorlar.
Şimdi bizim işimiz, gençleri meclise tıkmak yerine onların iyi eğitilmiş, katma değeri yüksek insanlar olarak toplumu yönlendirecekleri bir sistemi kurmak. Asıl sağlam olduktan sonra vekalet sorun olmaktan çıkar. Vekalet düzgün olmadığında asıl olan bunu yazmak zorunda kalıyor; Deportivo-Barcelona maçında pozisyon kaçırmak pahasına ki bu en önemsiz hasar.



World 3.0 ve bunu anlamayan medyamız

Türkiye'de medyanın eski tas eski hamam giderken birden silkinip "haberlerimiz bizimdir kardeşim" gibi bir havayla ortaya çıkması, medya yöneticilerinin ve patronlarının kendi işlerinin özelliklerini bilmediğinin ve umutsuz gidişin sürecinin yeni bir göstergesi oldu. Newsweek çevrimiçine geçer ve Guardian'ın da zarar ettiği için benzer bir yolu takip edeceğine dair söylentiler çıkarken bizimkilerin de daha verimli operasyon için aynı yöne dümen kırdığını düşünüyorum. Artık kendi dehaları mıdır, danışman ustalıkları mıdır bilemiyorum ama medyamız kendi haber kaynağı, kanal ve okur yapıları konusunda hiçbir şey bilmediğini bir kez daha kanıtladı. Daha önce de ekonomiyi canlandırma adına köşe yazarlarına simit, çiçek sattırdıkları televizyon reklamları ile ekonomiden de birşey anlamadıklarını göstermişlerdi. Biraz daha gayret ederlerse, Kamu Spotları'ndaki zeka kıtlığını yakalayabilecekler ama bunu yaparken hayatta kalabilmek için vatandaşların vergileriyle ya da devletin yaptırım gücü ile koruma altına alınmaları gerekecek. Medyayı ve iş modelinin teknik analizine daha sonra derinlemesine eğileceğim ama bugün doğru örneğin nasıl olduğu konusunda bir örnek vermek istiyorum. Ama şimdilik şunu söyleyeyim; heberimiz bizimdir kampanyası yapan bu gazetelerin en önemlilerinden biri olan Hürriyet'te yayın yönetmenliği sonrası döneminde sürekli takip ettiğim Ertuğrul Özkök, Suriye'deki durumu ve bunun Türkiye'deki uzantılarını anlamamızı sağlayan köşe yazısını açık istihbarat kaynakları olarak adlandırdığı yabancı gazetelerden derleyerek yazdı. Bunu da "Sanmayın ki bunları MİT, CIA, MOSSAD vs gibi kaynaklardan aldım. Kaynağım, her zamanki gibi “AİT”. Yani “açık istihbarat teşkilatı”... Bu bilgileri dünkü Le Figaro, Le Monde ve Herald Tribune gazetelerinden derledim" diye açıklıyor.(http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/21678821.asp) Bizim medya analizini burada bırakırken, bu işin doğrusunun nasıl yapıldığını, yani derleme değil de para verilmeye değer içeriğin nası üretildiğine bir göz atmak istiyorum.
Fortune Türkiye'nin Eylül sayısında "İspanya ekonomisinde yeni dönem" adıyla bir sayfalık bir makale yayınlandı. Makalenin dibindeki notta World 3.0'ın yazarı Pankaj Ghemawat ve Stijn Vanormelingen IESE'de verimlilik araştırması yapıyorlar" yazıyor. Bu iki isim, yazının üzerinde imazsı olan kişilere ait.
Yazıyı şekillendiren de bu derinlikli araştırma ama dikkat edin makale sadece bir sayfa. Mesajı çok daha kısa yazılabilecek bir şey. Bir ülkenin ekonomisinin sürdürülebilir olması bizim burada yaptığımız gibi gaz vererek değil rekabet içinde satabildiğiniz miktar ve isteyebildiğiniz fiyat olarak daha iyi yerlere gelerek olur. İspanya özelindeki durum, rakiplerle karşılaştırıldığında her iksi de birim bazında olmak üzere emek maliyetindeki çok yüksek ve verimlilikteki çok düşük artışın toplam sonucu. Bu da 20 yıllık bir araştırmaya dayandırılıyor. Çözümlerin arasında benim kafa taktıklarımdan biri olan, SAP'deki genel müdürülük görevinden ayrılmasından önce Cem Yeker ile konuştuğumuz ve yatırım fonu yöneten dostlarımın da vurguladığı, büyümek için daha büyük şirketlere sahip olunması gerektiği. Bunu ve diğer detayları okumanız için global Fortune'daki yazının linkini veriyorum. (http://finance.fortune.cnn.com/2012/07/10/spain-economy-recovery/)
Google'da Spain Fortune Pankaj diye arattığınızda "Reinventing Spain's economy" başlıklı yazı, şak diye karşınıza çıkıyor. Fortune Türkiye'deki yazının tam başlığını tırnak içinde yazdığınızda ise internette böyle bir sonuç olmadığı yanıtını alıyorsunuz. Belki de bu yüzden biz bütün konulara temel bir yanlış olarak Temel gözlükleri ile bakıyoruz.
Temel'e, "Bak bakalım arka sinyal yanıyor mu?" demişler. Temel geçmiş arkada yanıp sönen sinyalin karşısına cevap vermiş: "Yanıyor... Yanmıyor... Yanıyor... Yanmıyor..."
Bizim de dünyadaki gelişmeleri,
İspanya battı yok batmadı, battı, yok batmadı"
Suriye'dekileri Esad düştü, yok düşmedi, düştü, şimdilik düşmez gibi izlememiz buna benziyor.
Başa dönersek medyanın bunda çok ciddi suçu var ama dünyayı anlamadan kaybederek geçirdiğiniz zaman sizin kaybınız. Sevgili insanlarım siz de uyuyacaksanız artık yatağa geçin de hem cahil hem nevazil olmayın. 

19 Ekim 2012 Cuma

Apple, Bilkom güvencesiyle…

Son günlerde sokaklarda gördüğüm Bilkom ilanları, ilk anda “ne oluyor” diye düşünmeme neden oldu. Bilkom ile ilgili olarak farklı olan/olmayan duygular karmaşası içinde buldum kendimi. Muhtemelen bir şeyden irite olup olağan dışı bir atağa kalkmışlardı. Farklı olan buydu. Farklı olmayan ise, Apple markasının dünyadaki çarpıcı imajının aksine bir kez daha cazibe odağı olmamayı becererek yapabilmesiydi.
Aralıklı olarak yerleştirdikleri ilanları tek bir yere örneğin Taksim’e toplasalar bile muhtemelen daha fazla dikkat çekerlerdi. Ama böyle olmadı. Birçok şeyin arasında boğulan bir kampanyayı tercih etmeleri en azından genel müdür değişikliğinin ardından istikrarın sürdüğünü gösteriyor.
Apple ve Bilkom'u kapsayan resimde yeni olan ise Index. Erol Bilecik’in yönetim kurulu başkanlığını yürüttüğü Index, -Allahtan halka açık da KAP’a her yaptığını açıklıyor- Apple ile dağıtım alanında görüşmelerde bulunduğunu geçenlerde açıkladı. Sanırım bu sonuçlandı ki, Bilkom ilanlarla kendisini göstermeye çalışıyor. Maalesef, bu sadece ortadaki tablonun daha fazla gözler önüne serilmesini sağlıyor.
Yıllar boyunca Apple'ın Türkiye’deki dağıtımı için Ülker’i seçtiği haberleri aynı etkiyi yaratmadığına göre şu anda ortada ciddi bir durum var. Biraz analiz yapalım.
Index, dağıtımda IBM ile çalışırken HP’yi de portföyüne katmasının ardından sürekli geliştirdiği çoklu marka stratejisi ile düşük kar marjlı/yüksek hacimli dağıtım işini elektronikte Türkiye’de en iyi yapan marka haline geldi. Grup son dönemde, birim maliyetleri kısma işinde ulaştığı muazzam noktanın ardından kar oranı biraz daha yüksek işlerin peşine düştü. Bir yanda Homend gibi bir elektrikli ev aletleri markasını uzun vadeli bir yatırım olarak başlatırken Alkım gibi katma değerli servis, bakım ve onarım sunan bir şirketi de bünyesine kattı. Grubun bünyesindeki Artım ise HP, Sun Oracle, Dell, Fujitsu, Lenovo markaları için servis yedek parça çözümleri sağlarken özellikle Oracle markasına yönelik çözümleri ile dikkat çekiyor. Index, ölçek kazanan işleri için uygun çözümleri geliştirerek sağlıklı büyümeyi bilen bir yapı olmasıyla dikkat çekiyor.
Diğer yanda Bilkom, Apple operasyonunu yıllardır sürdürmesine karşın Apple’dan çok Koç Grubu’nun ağır başlılığını yansıtan bir marka olarak var oldu ve bu sürüyor. Devrimsel iPod çıkışında Bilkom’un ne yaptığını veya daha güncel olarak iPad’in yeni trendlerini izleme konusunda ne yapıldığını hatırlayan var mı? Teknik servisteki gücü tartışılmaz olan Bilkom organizasyonunun yapısal adımlar atmak dışında ne tür bir faaliyeti olduğunu biri bana anlatsın? Alelacele gerçekleştirilen reklam kampanyası her şeyden çok geçmişte nelerin yapılmadığını ortaya koydu. Bunun doğal sonucu dünyadaki Apple markasının Türkiye’de düşük profilli kalması. Bunları, Apple tarzını MacWorld’ün dokuz ay kadar yayın yönetmenliğini yaparken öğrenmiş biri olarak söylüyorum. 
Geçen haftalarda Londra’da Oxford Caddesi’ndeki iki katlı Apple Store’a iki kişi girdik, birbirimizi kaybettik; telefonla arayıp bulduk. 10’lu Ekim günlerinde Barcelona’daki –yeri değişmiş ve çok daha ihtişamlı hale gelmiş gibi geldi ama emin değilim- Apple Store’da test ürünü bulamadık, hepsini birileri kurcalıyordu. Her iki yerde de iPhone 5 yok satıyordu.
Daha önce San Jose’de Fashion Valley’deki Apple Store’a gittiğimizde yeni bir şey olmuştu ve çalışanlar eğitime alınmıştı. İçerisi hınca hınç doluyken tek bir müşteri kaçmadı ve herkes çalışanların çıkmasını bekledi. Ellerindeki iPhone’larla tahsilatı hızla gerçekleştiren ve faturanızı e-posta adresinize gönderen çalışanlar, kısa sürede onlarca müşterinin ihtiyacını karşılarken dükkanın boşalması gibi bir durum yaşanmadı. Sürekli bir trafik vardı.
Türkiye’deki mağazalar daha çok Fashion Valley’de Apple Store’a 100 metreden fazla uzakta olmayan Microsoft mağazasını çağrıştırıyor. Microsoft mağazasında ürünler ya da hizmette bir sorun yoktu; hatta çalışanlar bir şey sorsalar da yanıt versek diye aportta bekliyorlardı ama içeride herhangi bir dinamizm yoktu. İki yaşlı çift ile bir genç sanat müzesi gezer gibi içeride dolanıyordu. Bu mağaza olayı, Apple’ın sadece kreatif tasarımcıları değil günümüzde zirvesine ulaşan bir trendle son kullanıcıları hedeflediği dönemin en önemli bacaklarından biri. Bakınız New York’taki 5.Cadde.
Bir diğer nokta uygulama ve yazılım tarafı: 2011 yılbaşında ABD’de satışın zirvesine oturan uygulama iPad için Office paketiydi. Apple bu tür verimlilik araçlarını, eğitim ve iş alanlarını önemli bir hedef olarak görüyor. Bunlardan özellikle ikinci taraf yani eğitim Türkiye’de son derece sıkıntılı. Geçen yıllarda Gaziantep Zirve Üniversitesi’nin öğrencilerine ücretsiz olarak dizüstü Mac vermesinin, buna Apple merkezinden üst düzey katılım olmasının ve bir gazeteci ordusunun olay yerine götürülmesinin en önemli nedenlerinden biri, eğitim sektöründeki bu sorundu.
Yıllar önce Bilkom’un eski genel müdürlerinden Vural Yılmaz ile konuşurken kendisinin üniversitelerle düzenli toplantılar yaparak bu alana hitap ettiğini biliyorum. Bugünkü durumun ne olduğunu net olarak bilmiyorum ama öğrencilerin derslerini mobil sınıflarda görmesinin onlarca örneğinin oluşmadığını düşünüyorum.
(Milliyet’in arşivinde 1986 tarihli bir haberde Yılmaz’ın çocukların geleceği ile bilgisayarı bağlamasının metni var. Google’da çıkıyor. Bilkom'un Genel Müdürü Vural Yılmaz,daha 1986’da "Büyüklerin bugünü, çocukların geleceği olmalı.Onlara bilgisayarlı bir gelecek vermeliyiz" diyor. Üye olmadığım için daha fazlasına erişemedim.)
Sonuçta, Bilkom büyük bir grubun içinde kaynayıp gitti; asla büyük bir iş olmadı. 2 milyar dolar ciroya ulaşmak isteyen ve halka açık bölümleri nedeniyle bu konuda hissedarlarına karşı sorumlu olan Index için bu ana işlerden ve biraz daha karlı bir iş olarak karlılığını artırma hedefinin önemli bir unsuru olmaya aday. 250 milyon dolarlık bir kısmın buradan gelmesi bekleniyor diye duydum ama emin değilim.
Ne olursa olsun, karşılıklı olarak birbirine gerek duyan Türkiye’deki Apple ve Index’in iyi bir iş modeli ortaya çıkaracağına inanıyorum.
Not: Bu konuda 11 Ekim tarihli Milliyet gazetesinde çıkan bir haber var. “İndeks Bilgisayar Apple’la uçacak” diye. Sanırım ilk. KAP’tan aldıkları için sicildeki adıyla Türkçe yazmışlar.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Business otel nasıl olmalı: Park Plaza Westminster Bridge

Bu ayın başında bir geceliğine kaldığım, Londra'daki Park Plaza Westminster Bridge birkaç açıdan ilgimi çeken -olumlu anlamda- bir otel oldu. Kapıdan girince karşınıza sadece yürüyen merdivenlerin çıktığı bu otelin resepsiyonu benim ilk deneyim noktam olarak oteli beğenmemde asıl rolü oynadı.
"Mini barı kullanmayı düşünüyor musunuz" sorusuna verdiğim "Hayır" yanıtını ardından kredi kartımla ilgili işlemlere gerek duymayıp işimi iki imza ile halledip beni odama uğurlamaları hız kadar pratiklik ile de göz doldurucuydu.
Silindir şeklindeki otelin üçgen şeklindeki stüdyo dairesi ise, bu tatmini tamamladı. İki odalı bir ev konforuna sahip olan odamın yatak odası bölümü, silindirin dış yüzeyinde en geniş güneş ışığı yüzeyini oluşturarak emrime amade olurken giriş bir oturma odasından beklenebilecek konfora sahipti. (Burayı kullanma fırsatım olmadı.)
Her iki bölüm ya da odada duvara yerleştirilmiş olan LG televizyonlar, birbirinden bağımsız kullanıma olanak sağlıyordu. Yatak odasındaki televizyonun altındaki çalışma alanı televizyon izlerken çalışabilmek için iyi bir fırsat sağladı. Ama yorgunluk buna çok fırsat vermedi.
Resepsiyonda interneti şifresiz ve ücretsiz olarak kullanabileceğimizi söylemeleri, iş oteli müşterisinin ne istediğini bilen ve gereksiz sorular yöneltme zahmetine gerek bırakmayan yaklaşımları, en büyük artıyı aldıkları nokta oldu.
Etkinlik alanı olan National Film Museum'a sadece birkaç dakika (İngilizler beş dakika diyor ama Türk tipi beş dakika değil, gerçeğinin yarısı) mesafede, bu kadar pratik ve gerçek kablosuz interneti bulunan otel, Big Ben civarında işi olanlara tavsiye edebileceğim bir konaklama mekanı. Tasarım artı servis bütünü olarak.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Yönetim mekanizmaları ve ilerlemenin yolları

Güney Afrika'da grevci maden işçilerinin yanında yer alan Afrika Ulusal Kongresi'nin (ANC) gençlik lideri Malema'nın başına gelmedik kalmadı. The Wall Street Journal gazetesinin bildirdiğine göre (http://online.wsj.com/article/SB10000872396390444180004578014213348544742.html) bu genç adama 1,93 milyon dolar vergi cezası çıkarmışlar.
Haberi okuyunca birden Türkiye'deki uygulamayı hatırladım; Aydın Doğan'ı da başka siyasi hedefler doğrultusunda vergi ile yıldırma operasyonunu hatırladım. Siyasi boyutu ile karşılaştırma yapmak imkansız ama ilginç bir paralellik.
Dış habercilik yaptığım 1990'ların başlarında (veya 1980'lerin sonlarında) Mandela'nın içeriden çıkarılması ve devlet başkanı ilan edilmesi operasyonunu "beyaz iktidara siyah hükümet" olarak değerlendirmiştim. ABD'de Barack Obama'nın devlet başkanı seçilmesine karar verilirken bu deneyimden faydalanıldığını düşünüyorum. Türkiye'de sayın başbakanın göreve gelmeden önce hapse sokulup çıkarılması da bu kolektif tecrübe ile bağlantılı sanırım.
Bunlar doğru akıl yürütmeler olsun olmasın, Afrika kıtasında bölgesel lider olarak şekillendirilen Güney Afrika Cumhuriyeti, Ortadoğu'da Türkiye ve dünya genelinde ABD'nin yaptıklarının birlikte değerlendirilmesinin dünyada yaşanan gelişmeleri değerlendirmek açısından yararlı olacaktır diye düşünüyorum.
En azından ABD seçimleri söz konusu olduğunda Romney'in şirketlerine başlatılan inceleme ile Malema'nın başına gelenleri tek bir odağın işi gibi görmek veya yeni mevzuat olarak değerlendirmek hayatı daha anlaşılır kılıyor. Türkiye'de bir ileri adım olarak kamu görevlilerinin göstericileri dava etmesi gibi daha ileri bir noktaya geçmiş bulunuyoruz. Hepimize hayırlı olsun.
Umalım, Güney Afrika'daki gibi grevci işçilerin üzerine hedef gözeterek ateş açılması ve ardından 12 bin işçinin, grevleri şirketi zarara uğratıyor diye işten çıkarılması gibi gelişmelerle karşılaşmayız. Ancak ABD'de GM'in geçen sene, kurtarılmasının ardından en büyük karını elde ettiği dönemde işçilerinin maaşlarını dondurması ve emeklilere yaptığı ödemeleri kesmesi, hayalci olmamayı zorlayan bir deneyim.
Türkiye'nin entelektüel geçinen nüfusunun bu gelişmeleri değerlendirmesi gerektiğini düşünüyorum. Yol bulmak için nereye yol açıldığını bilmek gerekiyor. Hele ki bizimki gibi, trafik sıkıştıkça trafiğin yönünü değiştirerek çözüm bulmaya çalışan ülkelerde bu birkaç kat daha önemli.
Bu bir metafor değil; yol inşaatı beceriksizliği yüzünden tıkanan trafiğin gidiş yönleri değiştirilerek çözülmeye çalışılması sapıklığının yaşandığı Kadıköy'ün bir sakini olarak artık doğru bir ilerleme tercihi yapalım diyorum.