Etiketler

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kur ve faiz oyunundaki riskler

Düşük kur politikasının büyüsüne kapılarak açık pozisyonda kalan büyük şirketlerin bu riski gerçekleşmeye başlayan zararlar ile teorik bir tartışmanın ötesine geçmiş görünüyor. Daha önce yaptığım değerlendirmede, Fortune Türkiye 500 toplantısında 2012’nin bu ciddi riskinin döviz ve faizde ciddi hareket olmamasına bağlı olarak zarar vermeden yılı kapattığı dile getirilmişti.
Aradan geçen zamanda bu tablo değişip kur ve faiz yükselince şirketlerin bilançolarında bu risklerin zarar olarak yansıması görülmeye başlaması dikkat çekiyor. Komik durum ise, iyi birer reklam veren olan telekomünikasyon şirketlerinin bilanço açıklamalarını vermeme şansı bulunmayan medya kuruluşlarının Türk Telekom’un karını yazma biçimiyle ortaya çıktı. Gazeteler Türk Telekom’un satışlarının altı aylık dönemde yüzde 5,8 artışla bir yıl önceki 6,141 milyar liralık düzeyinden 6,501 milyar liraya yükseldiğini yazarken ikinci çeyrek karında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 55’lik düşüşün nedenine değinmemeyi tercih etmişlerdi.
Radikal’deki “Telekom’u kur çarptı” haberi bunun istisnasıydı ve sonunda altı aylık net karın neden bir önceki yıldaki 1,401 milyar liradan 807 milyon liraya gerilediğini anlayabiliyorduk. “TL'nin değer kaybı ağırlıklı olarak dolar, euro ve yenden oluşan döviz borçları olan Türk Telekom'un ikinci çeyrekte kârını %55,5 azalttı” spotu yeterince açıklayıcıydı. (http://www.radikal.com.tr/ekonomi/telekomu_kur_carpti-1142397)
Daha açıklayıcı bir ifade ise, haberin içinde yer alıyordu: “Türk Telekom tarafından yapılan açıklamaya göre, şirketin net finansman giderleri TL’nin dolar ve euro karşısındaki değer kaybı nedeniyle ikinci çeyrekte 445 milyon lira oldu. Şirketin net finansman giderleri geçen yılın aynı döneminde 21 milyon lira düzeyindeydi. Türk Telekom’un ağırlıklı dolar, euro ve Japon Yeni’nden oluşan döviz cinsi borçları, TL’deki değer kaybına hassasiyet taşıyor ve oluşan finansman giderleri net kârı aşağı çekiyor.”
Türk Telekom, Fortune 500 listesinde Türkiye’nin en karlı şirketi olarak yer alıyor ve dolayısıyla asıl olarak karlılık boyutuyla incelenmesi gerekiyor. Habere ilk bakışta, Finansal Forum’dan arkadaşım Oktay Özdabakoğlu’nun işi olduğunu anladım. Yıllar geçtiği için telefonunu kaybetmişim, buldum aradım.
“İyi yakalamışsın” dedim. “Bir şey yakalamadım. Bültende vardı; KAP’a yaptıkları açıklamada daha fazla ayrıntı da var” dedi.
“Münferit mi” ikinci sorumdu. “Yok” dedi “Doların haziranı 1,93’ten kapatmasının şirketlerin bilançosuna yansıması 17 milyar lira zarar olacak. Yazdım; internette çok rahat bulabilirsin” dedi. Buldum: (http://www.radikal.com.tr/ekonomi/kur_zarari_17_milyar_tl-1140831)
“Faizin etkisi görülmeye başladı mı” soruma yanıtı ise, “Henüz değil ama yeni ticari krediler üzerinden etkisi ekim ayında görülmeye başlar” dedi.
Konuyu daha derinlemesine incelemek için Mustafa Sönmez’in Heinrich Böll Stiftung’un dergisine yaptığı makro değerlendirmeden faydalanmakta yarar var. 1980 sonrası süreci ele alan Sönmez, 1980-2002 döneminde 35 milyar dolar dış kaynak giren Türkiye’ye 2003-2012 yılları arasında 400 milyar dolar dış kaynak girişi gerçekleştiğini ancak 1980-2012 dönemindeki dış kaynak girişinin yüzde 92’sinin gerçekleştiği AKP iktidarı döneminde bu döneme ait büyümenin sadece yüzde 48’inin gerçekleştiğini kaydediyor. Sönmez, kaynak girişine ihtiyaç duyulmayan dönemlerde bile gelen bu dış kaynağın kabul edilerek rezerve konulduğunu ve bu sayede düşük tutulan kur üzerinden ekonomi politikalarının kurgulandığını yazıyor. Benim geçen seneden gelen risk olarak gördüğüm ve Sönmez’in açıklamaları ile kafamda netleşen tablo, doların değerinin yükselmesinin sadece doların değerinin yükselmesi değil, bütün bir ekonomi kurgusunu sarsan bir gelişme olduğunu ortaya koyuyor. (http://www.tr.boell.org/web/111-1696.html) Korkarım, bu konuya yeniden değinmek zorunda kalacağım.

28 Haziran 2013 Cuma

Fortune Türkiye 500'ün düşündürdükleri

Fortune Türkiye 28 Haziran'da Türkiye'nin 500 büyük şirketini açıklarken uzun süren bir çabanın meyvelerini servis etmiş oldu. Her sene gerçekleştirilen bu özenli çalışma iyi bir veri tabanını önümüze koyuyor. Elde veri olduktan sonra doğru yorumları yapmak ve aksiyonları almak mümkün oluyor. Naksan haberinin dergide yer alması bunun iyi bir örneği ve beni mutlu eden gelişmelerden biri oldu.
Dupont'un Avrupa'da iki tane bulunan ve plastiğe kesintisiz baskı yapabilen, zamanının 1 milyon euro'luk makinelerinden birini elinde bulunduran Naksan'ın bu makine ile yapacaklarını yazmak bana nasip olmamıştı. Avrupa pazarındaki bu güçlü varlığına ABD'de Walt Disney başta olmak üzere daha güçlü bir zemin ekleme hedefi doğrultusunda attığı adım beni heyecanlandırmıştı. Aynı heyecanı paylaşamadık: Gaziantep deyince Sanko ve Konukoğlu'na kilitlenen düşünüşe kurban gitti benim haber. Neyse ki yine Nakıpoğulları'nın Zirve Üniversitesi projesini, öğrencilerine Macbook dağıtması temasıyla ve bunun için Apple bölge yöneticilerinin üniversiteyi ziyarete gelmesini ekleyerek yazabildim. Fortune Türkiye'nin ilk olarak Gaziantep'te toplantı düzenlediğinde ilk olarak Fortune Türkiye 500'e verilerini veren Naksan'ı keşfedip haber yapması listenin gücünü ve beni memnun etmek de dahil daha fazlasını gösteren iyi bir örnek.
Bir diğer önemli nokta bugün ile ilgili önemli değerlendirmelerin de gün yüzüne çıkması oldu. İktisatçı kafasından uzak bir analiz yapmak için klavyenin karşısına oturmama neden olan, Fortune Türkiye'nin editörlerinden biri olarak basın toplantısına katılma fırsatını bulmuş olmam. Şirketlerin özellikle kendilerini rakipleri ile kıyaslamasını sağlayan bu sıralama, benim için artık iş analitiği ile birlikte anılan büyük verinin iyi bir örneğini oluşturuyor. İyi analiz edilirse, çok iyi olabilir;kötü analiz fıkraya çevirir.
Bizim elektronik mühendisliğinde sıkça anlatılan fıkradır: Bir grup mühendis balonla seyahate çıkmışlar, fırtınaya yakalanınca kendilerini bilmedikleri bir yerde bulmuşlar. Aşağıda biri terasta kahve içiyor. Fırtına sonrasının tespiti için adama "neredeyiz" diye sorarlar ve "tam evimin üstündesiniz" yanıtını alırlar. Karşılıkları "Matematikçi misiniz" olur ve "nereden anladınız" diye sorar terastaki adam. "Söylediğiniz tamamen doğru ama hiçbir işe yaramıyor" der mühendisler.
İyi analiz bütün bu verilere girmeden önce Fortune Türkiye'nin iş ortağı Finar'ın salondaki reklam panosundaki "ölçülebilir riskleri alın" sloganına bakmayı gerektiriyor. Bu panonun ışığında verilere bakıldığında, bazı şeylere daha fazla dikkat ediyorsunuz: büyük şirketlerin açık pozisyonları ve döviz ile faizin oynaklaşmamasına bağlı olarak 2012'de bunun risk oluşturmaması ilgi çekici bir konu oluşturuyor. Bu denge değişirse ne olur sorusu akla geliyor.
Dergiyi alanların açıkça göreceği gibi Fortune 500 şirketlerinin net karı yüzde 26,5 artarken bunda 2011'de yüzde 80'e yakın artan finansal giderlerin 2012'de yüzde 35 kadar düşmesinin etkisi büyük. Mesele burada ne kadar daha gidilebilecek yer olduğu.
Bir diğer veri olan kar, hükümetin Turkcell ile ilgili tasarruflarının nasıl olacağı konusunda bir fikir veriyor. Tüpraş'ın ciro başarısı önemli ama Türk Telekom'un birinciliğini koruduğu net kar listesinde Turkcell ikinci sırada. Ciro olarak bunların üç katı civarında olan Tüpraş, burada ancak üçüncü sırada yer alıyor.
İnsanın içini acıtan ise, bu kadar bilgi ekonomisi bilmemneden bahseden Türkiye'nin en büyük 10 şirketinden yedi tanesinin petrol ve enerji sektörlerinden gelmesi. Bu, yumuşak becerileri (soft skills) ile global medyada tanıtım yapmaya çalışan Türkiye'nin bambaşka bir ülke olduğunu gösteriyor.
Benim ilk aşamada süzdüğüm bunlar. Finar'ın sloganına geri dönersek, "ölçülebilir riskleri alın" demek benim mühendis kafamla ya riskleri ölçün ve bunları alın önünüzde büyük fırsatlar var anlamına gelir ya da risklerinizin farkında değilsiniz, aldığınız riskleri ölçün demektir. Ben çıkardığım sonuçlarla yetinip bu konuyu sloganın sahibine bırakmayı tercih ediyorum.

26 Haziran 2013 Çarşamba

AKP'nin geldiği noktadaki mesele

Bu yazıya karar vermem, FT'de tekstil sektörü üzerinden yazılan bir Oxfam yazısının spotunu görmem ile oldu. Yoksa arkadaşlarımla tartışmak benim için yeterli olmuştu. Oxfam'ın etik ticaret başkanı Rachel Wilshaw, "Giyim endüstrisi kadınlara toplumsal statü kazandırdı, kadınlar evlerinden çıktı. Bunu şeytanileştirmemek gerekiyor" diyor.
AKP'nin Türkiye'de yaptığı tam olarak bu oldu; statükoyu değiştirerek bunu sağladılar. Belirli kesimlerin kendilerine yönelik aptalca yaklaşımlar, belirli kesimlerin de açıkça siyasi ve ekonomik şiddet görmesi nedeniyle düşman olmasa da sahiplenme noktasından uzaklaştığı eski rejimin iler tutar yanının kalmaması AKP'nin bu sistemin üzerinden silindir gibi geçmesini sağladı.
Bu yapılırken eski sistemdeki aidiyet sisteminin yerini başka bir sosyal blokun aidiyet sistemi devraldı. Bu yorumu yaptığımda AKP'ye yakın olan arkadaşlarım "Ama AKP her kesimden insanı sokağa çıkaran adımları attı; bunu herkes için yaptı" diyorlardı. Bunun böyle olmadığını hepimiz biliyoruz.
Üstelik bu yapılırken fiyatların ve ücretlerin sabit kalması temelinde bir politika ile hareket edildi. Aynı iş için daha düşük ücret ya da zaman içinde eriyen ücret politikasının uygulanması ülkede garip bir ortam yarattı. Orta Asya'dan gelen bir arkadaşı balık lokantasında garson olarak görmeğe başladık ya da Rumeli Kavağı'nda balık lokantasında "deniz mi çiftlik mi" diye sorduğumuz eleman balığı dondurulmuş ambalajında getirip "ben bilemedim, bir bakın" dedi. Balık restoranları ile ilgili bu iki örnek hayatımın bu eksende yaşanmasından değil; muhafazakar hükümetin geleneksel olanı korumakta ne kadar aciz kaldığının anlaşılması için. Yoksa daha birçok örnek var.
Tempo'da çalışırken hangi partinin ne bilişim altyapısı var diye haber yaptığımızda en gelişmiş (ne yaptığını biliyor yorumunu yapabileceğimiz) yanıtlar AKP'den gelmişti. Rakipleri arasında "ne kullanıyorsunuz" sorusuna sunucunun arkasındaki konfigürasyonu yazıp gönderen bile vardı. Ama yıllar sonra "bir İmam Hatipli yaptı" diye övündükleri Milli Eğitim Bakanlığı sistemi bir karne günü çöküyordu.
Kadıköy-Kabataş hattını vapurdan motora dönüştürdüklerinde geleneksel sürme iskelenin yanında sürme merdiven diye bir şey uydurdular ve bu tekerlekli yapıyı şu anda yerinde tutabilmek için altına takoz sıkıştırıyorlar. Üç ayrı boyda yaptıkları merdivenler alçalıp yükselen Marmara'nın seviyelerini hala karşılamıyor ve hemzemin olamıyor. Aynı şey yeni vapurları iskeleye yanaştırmak için iskeleleri rampa haline getirmelerinde de kendisini gösteriyor; yeni vapurlar başka türlü iskelelere yanaşamıyor.
Eskiden basit bir direk halindeki otobüs durakları reklam alınabilen iri yapılara dönüştürülürken kimse kaldırım boyundaki bu durakların yanında geçmek için yola atlamak gerekeceğini hesaplayamadı. Yerli üretim otobüslerin birçoğunda koltuk tasarlanırken insanların omuzu olduğu unutularak duvara sıfır tasarım yapılıyor. Vesaire vesaire.
Günlük hayatta karşılaştığım basit örnekleri yazmaya çalıştım. Rahat bir zamanda bunun 10 katı mühendislik rezaletini alt alta sıralayabilirim. Bunun en önemli nedeni, "ne olacak biz de yapabiliriz" diye yola çıkıp bakım/onarım maliyeti göklere ulaşan sistemler ortaya çıkarmak. Şunlardan ya da bunlardan olanlar dışındakiler bu alana giremez diye yazılı olan ya da olmayan kuralların oluşturulması.
Cüzdanda iken bazen okunmayan Mavi Kart'ımı cebimde taşımaya başlayınca kendi hatamla kırıp çalışamaz hale getirince hem zaman hem para olarak önemli kayba uğradım. Bu basit hatanın maliyeti, önce jeton arkasından İstanbul Kart, ona yapılan 20 liralık yükleme, merkeze gitme, yeni Mavi Kart derken 40 lira civarına geldi. Ayda 155 lira ödediğim bir alan için önemli bir yük. Görevlilerin bilgilendirme ve kart yenileme konusunda çok büyük destek aldım; teşekkür ederim ama bu nezaket benim hatamdan kaynaklanan ve bana yüklenen bakım/onarım maliyeti canımı yaktı. Bunu daha büyük sistemdeki aksaklıklar ile karşılaştırdığımda zararın çok yüksek olduğunu ama sistemin sahiplerinin bundan canının yanmadığını ve bunun için hiçbir şeyi önemsemediklerini düşünüyorum. Bedeli ne olursa olsun, bir hareket olması yeterli görülüyor. Böyle olunca da ortadan kalkan eski sistem ve sürdürülme maliyeti yüksek olan yeni sistem arasında sıkışıllıyor.
Hükümet bunu dolaylı dolaysız vergiden otopark ücretlerine kadar birçok kanaldan vatandaşın sırtına yükleyerek çözmeye çalışıyor ama bu mantık içinde ekonominin 2023 hedefleri doğrultusunda geçmesi gereken bir sonraki aşama olan değer yaratmadan uzaklaşaıyoruz. İşin bu tarafını daha sonra değerlendireceğim.

7 Haziran 2013 Cuma

Mülkiyetten eyleme geçmek

Murat Bardakçı'nın bugünkü yazısında çok önemli bir ayrıntı yer alıyor. Şu anda internete yüklenmemiş olduğu için linkleyemediğim yazısında Bardakçı, "chapulling"in öncesinde İngilizceye geçmiş onlarca kelime bulunduğunu belirtirken bu yeni kelimenin "bir fiili ifade eden ilk sözcük" olarak öncülük ettiğini kaydediyor.
Bardakçı, her zaman aynı şeyi düşünmesem de Türkiye'de en güvenilir bulduğum yazarlardan biridir ve tarihe düştüğü bu kayda da mutlak doğru gözüyle bakıyorum. İşin beni ilgilendiren tarafı, Murat Bardakçı'dan Erich Fromm geçince ortaya çıkıyor. Bir dönem hayatımdaki sorunları anlamak için yoğun biçimde başvurduğum Fromm, yanılmıyorsam "Sahip Olmak ya da Olmak"ta mülkiyet ilişkileri ile dil arasındaki ilişkiye de değinir.
Hatırladığım kadarıyla Fromm, kapitalist ülkelerdeki dilin ağırlıkla şeylere verilen isimlerle zenginleştiğini ancak mülkiyet ilişkilerinin kapitalizm ekseninde şekillenmedği ülkelerde fiillerin ağırlık kazandırdığını yazar.
Bu konuda benim şansım tam bu kitabı okuduğum dönemde seçimleri izlemek üzere gittiğim Kıbrıs'ta bunun pratiğini görmem oldu. Kıbrıs'ta tanıştığım insanlar, örneğin "Onun arabası var" yerine "O araba sürer" şeklinde konuşuyorlardı. Daha bir çok örnek vardı ama şimdi hatırlamıyorum. "Paranızı biz veriyoruz, konuşmayın lan" tavrı içinde olduğumuz o halka dinlediğim hikayelerinin yanında bu deneyim nedeniyle de saygı duydum.
Chapulling'in bir fiil olarak uluslararası arenada yerini alması, benim açımdan ülkemi daha çok sevmemi sağlayan bir gelişme. Gezi daha şimdiden hayatımızı geri dönülmez bir biçimde değiştirir görünüyor. Bu aşamda profesyonellerin devreye girerek vizyon konusunda alternatifleri konuşmaya başlaması aynı derecede önem taşıyor.
Kentin sadece soluklanma değil; yaşar durumda kalma sorunu var. Finikülerin Kabataş çıkışındaki yürüyen merdiven bozulmasının üçüncü zafer haftasını kutlarken bunu görmeyen İstanbul Büyükşehir Belediyesi taksilere park parası keseyim diye İspark'ını Setüstü'nden sonra bu tarafa da yığmış durumda. Halka açık olsa İspark hissesi alacağım; bu kadar tatlı para hiçbir yerde yok. İstanbul yapılıp sokağa atılan çocuklara benzer onlarca pratiği barındırıyor. Kaldırımı kapatan otobüs durakları, sütunun arkasına ya da yanlış yere konulan trafik ışıkları, trafiği hızlandırıyorum diye açılan tünellerin yönetilemez bir sistemi ortaya çıkarması...
Benim metrobüsüm diyenler övünedursun, bir sarhoş olmasa şu aklımıza gelmeyecekti: Ben niye burada bir metrobüsten inip diğerine binmek jorundayım? Metroda her akşam inmek için savaşırken binmek için gayret ediyoruz; neden? Gezi ve değerleri olmasaydı belki bu soruları da sormayacaktık.
Yıllar önce ABD'de Obama başkan seçildikten sonra bir toplantıda akışta kaymalar oluyordu. Genç görevliler kendi aralarında tartıştılar ve genç kız "Ama başkan yardımcısına bitir diyemeyiz ki" dedi. Çocuk da "Diyebiliriz" diye yanıt verdi (Obama'nın İngilizce olarak "Yes we can" sloganı ile).
Hepsini toplarsak Chapulling bir fiil olarak uluslararası arenada yerini alırlen içeride de yaşanan şunun görülmesidir: "Bu ülkenin insanları bu toparaklarda özgür, barış içinde ve onurları ile yaşar." Bizim parkımız demenin ötesine geçen sürecin işaret ettiği en önemli nokta budur.

1 Haziran 2013 Cumartesi

Husnu Ozyegin, subway and tear gas

The FT interview portraying the business style of Turkish businessman Husnu Ozyegin is something to be read if not on a day like this when the Turkish police is attacking young people with tear gas and pressured water. http://www.ft.com/intl/cms/s/0/143acf14-c308-11e2-9bcb-00144feab7de.html#axzz2UwwEV1f5
But maybe it is the other way around. The dialogue that impressed me the most about him happened to take place in the subway where the police loves to both block at the main station and shover people with tear gas at the previous station. One of the two men in dark blue suits was telling the story of how he and his son chose the appropriate university saying "We chose Ozyegin's university, mainly because of him. The man is a tradesman. He knows the business."
University and trade or financial matters were seen on the very opposite sides some 25 years ago while I was a student at the university and is still a matter not perfectly cleared.
"Did you talk to him" asked the other guy and the answer was "No, but I watched two videos."
The clue behind the success of Ozyegin -reported vey well on the FT article- is having not only the vision but also the means to achieve it which is an approach badly needed these days.
So it is good to read the article as Ataturk, the founder of the republic was reading diversified works preparing himself for the future during the hottest days of the War of Independence without losing the focus defined by current status.
I believe it would be better if we can start shaping new balances together with business people, professionals and Kurds notwithstanding the other social actors. I don't want to make a list. It is sufficient if I say housewives are more effective but those three groups are the ones to drive current transformation in their own ways.
So last but not least, I should say that I am more than unhappy to see that Gezi Park where  I have a lot of memories be the center of such violence. But I also see that the place which already became a parking area for police vehicles and will not be abandoned by the prime minister taking into account the new owners of the hotels which became many in number at Talimhane just on the other side of the street require the shopping mall to receive the return on their investments.
The businessmen and professionals have to put the vision for Turkey so the main economic activity in Turkey will focus on adding value rather than earning money in ways harming the country. And we need the Kurds as they could survive the military coup in 1980 while we lost our identity and basic values. If these happen, I will be able to say that my country will last forever as Mr.Ozyegin tells about his university in the FT article.

19 Mayıs 2013 Pazar

Muhteşem Gatsby için bir şiir

Great Gatsby ya da Muhteşem Gatsby, Kadıköy Anadolu Lisesi'nde hayatımızın yarım dönemini vererek okuduğumuz, daha doğrusu incelediğimiz bir romandı. Aklımda kalan sadece gözlük reklamı ile bizim Yaşar Kemal'in "sarı sıcak"ına benzer bir sıkıntılı sıcaktı. Bir de romanın sonu tabii. Ya da ben böyle sanıyordum. Beş sene kadar önce kütüphanemi toplarken Penguin yayınlarının karton kapak baskısı ile karşılaştığımda çok daha fazlasını hatırladığımı fark ettim. Kitabın sayfalarını hızlıca çevirdikten sonra elime kalemi alıp bir kağıda aşağıdaki satırları karaladım. Ya da daha doğrusu karalamışım. Yeni bir temizlikte karşıma çıktı. Kağıt kopyasını atacağım için bloğumda yedeklemek istedim. Ne olur ne olmaz. Gatsby'nin hayalinin havuzda son bulma şekli, temkinli davranmadığında insanın başına gelebilecekler konusunda en açık ders değil mi.

Neden kırmızı değil de beyaz aktı kan?

Koca bir soru işareti ziyan oldu bu soruya.

Hayatın boyunca kullanmadığın soru işaretlerinden

Biri.

Kazanacak mıyım?

Kaybedecek miyim?

Yak son kurşunlarını kendi ölümünde.

Ağrıyan bir karaciğer

Gizlenirken arkasına

Nefes almak isteyen bir akciğerin

İki soru daha gönder sonsuzluğa.

Ve patlasın içinde, hiç ses çıkarmadan

Neden kırmızı değil de beyaz, kan?

Git, gel, yat, kalk…

Ve asla paylaşılmayan bir uyanış

Bağlayamaz hiçbir gemiyi limana.

Cam parçaları buluyorsan

Yere yapışan bir çocuğun yanında

Asla göklerde hayal etme kendini

Ve bu son yalan olsun, kendine söylediğin.

Neden kırmızı değil de beyaz aktı kan?

Sen mi yanıldın yine?

Isırma dudaklarını

Bırak gitsin gözyaşı.

Ki sen hayatın boyunca dün vermedin kimseye

Şimdi boktan bir sevgi konuyor önüne

Sahibinin terliklerini getirmek bedeliyle.

Neden kırmızı değil de beyaz aktı kan?

Bilmiyor musun bunu da,

Bilmediğin gibi önceki ölümlerini.

Basit bir ölümlülük müydü aradığın, basitlik

Hataların patlamıyor mu yüzünde, öpüşürken kederinle

Nasıl dilenciye dönüştün, oynarken ölümüne kralı.

Neden kırmızı değil de beyaz aktı kanın

Asla sönmeyecekmiş sanırken içindeki kor.

Sen yenildin ve bunun önemi yok

“Bir denemek istiyorum” diye başlamıştı hikaye

Biliyordun yenilecektin ama geçmezdi ki koca bir hayat

“Asla yok hakkımız yenilmeye” diye diye.

Bundan belki, gerçeğin ağırlığından ölümün

Ki yaklaştırmazdın bir zaman onu kendine.

Kan beyazsa eğer kendi kanındır ölümünde

Ve yansır sonsuza kadar ölünün gözlerinde.

                                   6.1.2008 11:40-12:00

 

 

 
 

4 Nisan 2013 Perşembe

UKOME ve koordinasyon

Bana uzun süredir anlatıyorlardı da nasıl olduğunu anlamıyordum. Hala da anlamış değilim ama Tüm Oto Kiralama Kuruluşları Derneği (TOKKDER) Yönetim Kurulu Başkanı İlkay Ersoy'un kurumsal yayınları olan "filo ve rent a car" dergisindeki yazısını okuduğumda işlerin daha ciddi olduğunu anladım. Ersoy iyi niyetli adımların buraya getirdiğini söylüyor ama anladığım kadarıyla konu, taş üstünde taş bırakmama operasyonuna dönüşmüş durumda.
Beni ilgilendiren yanı, sık sayılabilecek yurtdışı gezilerim için ulaşmam gereken Atatürk Hava Limanî'nın benden giderek uzaklaşıyor olması. Bunlar iş gezileri olduğu için şirketin şoförleri ve araçlarının beni bırakmasını istemek gibi bir hakkım var. Ancak bunu yapamaz hale geldim çünkü "arabaları bağlıyorlar". Bir karar almışlar, polise uygulatıyorlar. Bizim Doblo'lar ticari araç sayılıyormuş, onun için sadece önde bir kişi taşıması gerekiyormuş. Arkada oturan olursa aracı bağlıyorlarmış, önde oturunca da bu tür yerlere giderken "arkadaşımdan beni bırakmasını rica ettim" gibi yalanlarla işi kıvırmak gerekiyormuş.
Hadi bizimkiler Doblo, gavur arabası diyeceğim... Değil. Şoförlerde bir pislik var diyeceğim, onlar da ülkemin insanları, teröristlik olsun diye değil geçimlerini sağlamak için bu işi yapıyorlar. Ve bunu örneğin Havataş'tan daha az kaos yaratarak yapıyorlar. Örneğin Kadıköy'de Havataş'ın otobüs duraklarının sonuna park edip sonra ters yönden yola çıkması, bunu gören taksicilerin onların arkasına yaya geçidine park edip olmadık U-dönüşleri yapmasına neden olması gibi hareketlerini görmedim bizim şoförlerin.
Ya da Galatasaray maçı günü dışında katar uzatmayı akıl edemeyen metro yönetiminin parasını almasına karşın bana yaşattığı bu kepazeliğin aksine bizim arkadaşlar koltuğu arkaya çekip rahat oturmamı sağlamaya kadar her türlü hizmeti veriyorlar. Nezle olduğumuzda burnumuzu silebilelim diye kağıt mendil de bulunduruyorlar. Tabii bunu benzin istasyonları veriyor ama olsun illa adam sistemi kurmuş. Ha bir de bu düzenlemeleri yaparken o ekosistemleri bozmamak lazım.
Örneğin altı ay kadar önce İstanbul'a dönerken bir yabancı işadamı dostum ile CIP'de karşılaştık; konu ulaşıma geldi. O zaman tahakküm başlamadığı için beni şirketin aracının alacağını söyledim. Onu da şoförünün alacağını söyledi.
Daha önce Havaş ile gidiyormuş ve Turkcell'in Platin mi ne bir paketinde olduğu için ücret de ödemiyormuş. Yabancılar bu tür faydalar konusunda bize göre çok daha hassas; bizim cari açığın giderek daha büyük beden iç çamaşırı giymesini engellemek için  bu fayda konusunu iyi ele almak gerekiyor. İBB'nin şehir içi ulaşım tekelinin kendisinde olduğunu söyleyip Havaş'ı öldürmesinin ardından Havataş'a adapte olamadığı için özel şoförüne izin verdiği günler son bulmuş.
Diyeceğim o ki, alınan kararlar ve yapılan işler hayatımızı zorlaştırıyor. Ersoy'un bana kattığı vizyon ise, aynı zamanda büyümekte olan bir sektörün de boğazına basılmaya çalışıldığı. Türkiye büyüyecekse, sadece kendi varlığını sürdürmeyi düşünen kurumlarından kurtulması gerekiyor. İnsanına zulmetme sonucunu doğuran kararların alınmasını engellemek için bir yanda görgü ve edep; diğer yanda insaf ve izan olması gerekiyor. Bunlar da dışarıdan zerk edilebilecek şeyler değil; insanın içinde olacak.
Daha önemlisi, Türkiye eğer büyümeyi sadece yabancı yatırımcıların parasını buraya getirmek için değil; samimiyetle insanlarının daha fazla değer yaratacağı ve refah düzeyinin artırılmasını sağlayacak bir mutlu yaşam sisteminin inşa aracı olarak görüyorsa, bu konularda daha akılcı davranmak zorundadır. Bunun teorisi, sürekli bir propaganda aracı olarak kullanılmaya çalışılan İslam'ın kaynaklarında mevcuttur; o kadar derinliği olmayanlar Atatürk'ün içtihatlarına bakabilirler.